Mushaf’taki sıralamaya göre kitabımızın
76., Nüzûl sıralamasına göre 98., Mufassal sûreler kısmının yedinci grubunun
ikinci ve son sûresi olan İnsan sûresi
Mekke’de nâzil olmuştur. Âyetlerinin sayısı
31’dir.
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın
adıyla”
Hamd yalnız ve yalnız
âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Allah’ın Rasûlü’ne, O’nun
pâk aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen her
şeyi işitensin, her şeyi bilensin.
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın
adıyla”
1. İnsanoğlu, var edilip bahse
değer bir şey olana kadar, şüphesiz uzun bir zaman geçmemiş midir? 2. Biz insanı
katışık bir nutfeden yaratmışızdır; onu deneriz; bu yüzden, onun işitmesini ve
görmesini sağlamışızdır. 3. Şüphesiz ona yol gösterdik; buna kimi şükreder, kimi
de nankörlük. 4. Doğrusu, inkârcılar için zincirler, demir halkalar ve çılgın
alevli cehennem hazırladık. 5. Şüphesiz iyiler kafur katılmış bir tastan
içerler. 6. Bu ancak Allah’ın kullarının taşıra taşıra içebileceği bir pınardır.
7. Onlar verdikleri sözleri yerine getirirler, fenalığı yaygın olan bir günden
korkarlar. 8. Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esire
yedirirler. 9-10. “Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve
teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde
Rabbimizden korkarız” derler. 11. Allah da onları bu yüzden o günün fenalığından
korur; onların yüzüne parlaklık ve neşe verir. 12. Sabırlarının karşılığı,
cennet ve oradaki ipeklerdir. 13. Orada tahtlara yaslanırlar; orada yakıcı sıcak
ve dondurucu soğuk görmezler. 14. Meyve ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkmış
ve onların koparılması kolaylaştırılmıştır. 15. Çevrelerinde gümüş kaplar ve
billûr kaseler dolaştırılır. 16. Billûrları gümüş gibi parlaktır, onları ölçüp
ölçüp dağıtırlar. 17. Orada, zencefil karışık bir tasla içirilirler. 18. O
pınara “Selse-bil”, (tatlı su) denir. 19. Yanlarında ölümsüz gençler do-laşır;
onları gördüğünde saçılmış birer inci sanırsın. 20. Oranın neresine baksan,
nîmet ve büyük bir saltanat görürsün. 21. Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak
atlastan elbiseler vardır; gümüş bileziklerle süslenmişlerdir; Rableri onlara
tertemiz içecekler içirir. 22. “İşte bu sizin işlediklerinizin karşılığıdır,
çalışmalarınız şükre değer” denir. 23. Ey Muhammed! Kur’an’ı sana indiren
şüphesiz Biziz. 24. Rabbinin hükmüne kadar sabret; onların günah işleyen ve
inkârcı olanlarına uyma. 25. Rabbinin adını sa-bah akşam an. 26. Geceleyin O’na
secde et; O’nu geceleri uzun uzun tesbih et. 27. Doğrusu insanlar, çabuk elde
edilen dünya nîmetlerini severler de ağırlığı çekilmez günü arkalarında
bırakırlar. 28. Onları yaratan, mafsallarını pekiştiren Biziz; dilersek onları
benzerleri ile değiştiriveririz. 29. Bu sadece bir öğüttür; dileyen, Rabbine
giden yolu tutar. 30. Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Doğrusu Allah,
bilendir, Hakimdir. 31. Dilediğine rahmet eder. Zâlimlere, işte onlara, can
yakıcı bir azap hazırlamıştır.
Müfessirlerden kimilerinin Medenî,
kimilerinin de Mekkî de-dikleri bir sûreyle karşı karşıyayız. Ya da kimi
âyetlerinin Mekkî, kimi-lerinin de Medenî olduğu söylenen bir sûre. Sûrenin adı
Dehr sûresi, İnsan sûresi, ya da Hel eta isimleriyle anılır. Az evvel de
söylediğim gibi Mekkî ve Medenî olması konusunda farklı görüşler ileri
sürülmüş-se de Medenî diyenler var, tümü Mekkî’dir diyenler var, içinde Mekkî de
Medenî de âyetlerin bulunduğunu söyleyenler var. İnşallah bu haf-taki dersimizde
bu sûreyi tanımaya çalışacağız. Bu hafta bitirebilece-ğimizi sanmıyorum.
Bitiremezsek gelecek hafta da devam ederiz Al-lah izin verirse.
Arkadaşlarımızdan bazıları uzunca anlatmamı, kimile-ri de çok uzattığımı
söylüyorlar. Ben de bu ikisinin arasını bulmakta güçlük çekiyorum. Dua edin de
inşallah lüzumsuz söz söylemekten kurtulalım. Meramı en kısa ve en güzel ifade
etmeye Rabbim muvaf-fak kılsın.
Evet,
Kur'an-ı Kerîm'in yetmiş altıncı suresi. Otuz bir ayet; iki yüz kırk kelime ve
bin elli üç harftir. Fasılası sadece "elif" harfidir. Su-renin mekkî veya medenî
oluşunda ihtilâf vardır. İşlenen konu açısın-dan daha çok mekkî sûrelere
benzemektedir.
Kıyamet
ile ilgili durumları ve özellikle salih kimselerin ahirette kavuşacakları
nimetleri anlatmayı hedef edinen süre, insanın dünya hayatına gelişini ve
oradaki gelişimini özet olarak dile getirmek sû-retiyle giriş yapar: "İnsan,
anılmaya değer bir şey olacak kadar uzun bir zaman geçmedi mi? Biz insanı
katışık bir nutfeden yarattık. İmti-han etmek için onu işiten ve gören kıldık.
Biz ona yolu gösterdik. İste-yen şükreder, isteyen de küfreder"
(1-3).
"Biz
kâfirler için zincirler, demir halkalar ve körüklenmiş bir a-teş hazırladık"
âyetiyle kâfirlerin âkıbetine işaret edildikten sonra iyi-lerin âkıbeti
anlatılır: "Sabrettiklerinden dolayı onları Cennet ve ipekle
mükafatlandırmıştır! Orada koltuklara dayanırlar. Ne (yakıcı) güneş görürler
orada, ne de dondurucu soğuk. Cennetin gölgeleri üzerlerine yaklaşmış,
devşirmeleri (meyveleri) da aşağı eğildikçe eğilmiştir, Yan-larında gümüşten
kaplar, billur kupalar dolaştırılır. Gümüşten kadehler ki onları türlü ölçü ve
biçimlere koymuşlardır..."(12-22).
Bu
iyiliklere kavuşmalarına sebep olarak da adaklarını yerine getirmeleri, kıyamet
gününün hesabını yaparak ona göre hazırlık yap-maları, yetim ve yoksula sırf
Allah rızası için infakta bulunmaları gös-terilmektedir.
Sure,
Kur'an'ın düşünen kimseler için bir öğüt olduğu her şeyin Allah'ın elinde
olduğunu hatırlatan şu ayetlerle son bulur: "Bu (Kur'an) bir öğüttür. Dileyen
rabbine varan bir yol tutar. Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz.
Şüphesiz, Allah bilendir, hikmet sahibidir. Dilediğini rahmetine sokar.
Zalimlere de acı bir azap vardır" (29-31).
Evet,
sûre genel olarak insanın kendi yaratılışının ve yaratıcısı tarafından sayısız
nimetlere gark edilişinin hikmetini kavramaya, Rab-bini tanıyıp O’nun
verdiklerine karşı şükür içinde bir hayat yaşamaya, sadece O’na kul köle olmaya,
sadece O’na minnet duyup, sadece O’nu dinleyip O’nun çektiği yere gitmeye, O’nun
azabından ve gazabından sakınmaya ve âhiretteki değerli nimetleri elde etmenin
şartlarını gerçekleştirmeye bir çağrı özelliğindeki sûre, muhtevası bakımından
yeniden dirilmenin kesinliğini vurgulayan ve âhiret hallerini özetleyen bir
önceki Kıyâmet sûresinin tamamlayıcısı gibidir.
Sûrede
insana kendisi tanıtılır, kendi değeri anlatılır. İnsan ne-dir, kim tarafından
var kılınmıştır, ne için var kılınmıştır, niçin bu dünyada bulunmaktadır, varlık
sebebi nedir, değeri nedir konusu ortaya konur. Eğer insan kendisini tanır,
varlık sebebini bilir ve var edicisine karşı görevlerini yerine getirerek bir
hayat yaşarsa, var edicisine şük-re, kulluğa yönelirse âkıbetinin nasıl olacağı,
aksine hareket ederse, yaratıcısına karşı nankörce bir tavır sergilerse sonunda
neleri kaybedeceği ortaya konur.
Sûrenin
giriş mahiyetindeki ilk bölümünün (âyet 1-3) konusu insandır. Burada bir
zamanlar insanın anılmaya değmez bir hiç olduğu, yok olduğu, mevcut olmadığı,
çok uzun bir zaman sürecinin ardından Rabbi tarafından ana rahmine atılan
katışık bir sperm damlasından yaratıldığı, annesinin bile onun varlığından
habersiz olduğu önemsiz vaziyetten sonra var edildiği bildirilmektedir. Gerek
ana rahmine düşmeden yıllar öncesi, gerekse ana rahmine düştükten sonra böyle
görülmemiş, bilinmemiş bir durumda iken hiç kimsenin bu bir insandır ve ileride
yeryüzünün en şerefli varlığı olacaktır diyebileceği bir durumda olmadığı
vurgulanır. Daha sonra bu insanın yeryüzüne bir imtihan için getirildiği beyan
edilir. Tabii imtihan bilgiyi, aklı, iradeyi gerektirdiği için de diğer
varlıklardan farklı olarak kendisine bu özelliklerin verildiği haber verilir.
İnsan akıl, bilgi, irade, göz, kulak gibi imtihan vasıtalarıyla donatıldığı
anlatılır. Sonra da işte bu özellikleriyle yeryüzünde imtihana ehil hale
getirilen bu insanın karşısına iki yol çı-karılmıştır. Ya da iki türlü gidiş
imkânı olan bir yol çıkarılmıştır. Küfredilerek de şükredilerek de gidilebilecek
bir yol. Yâni o yolu koyanın, o yolu bilenin yol kurallarına göre de, onu hiç
kale almadan kendi keyfine göre de gidilebilecek bir yol çıkarılmış insanın
karşısına.
İşte
böylece bu dünyada denenmekte olan insana şükredici olmasını da küfredici
olmasının da kendisine kaldığı belirtilmiş ve böylece hem onun sorumluluğu hem
de bunun için irade özgürlüğü açıklığa kavuşturulmuştur. Sonra da bu imtihandan
kâfir olarak çıkacakların âhirette nasıl bir sonuçla karşı karşıya gelecekleri,
şâkir olarak çı-kanların da nelerle karşılaşacakları açık ve net biçimde gözler
önüne serilmiştir.
İkinci
bölümde (âyet 4-21) kâfirlerin âhiretteki cezalarından bir kesit sunulurken,
buna karşılık şâkirlerin “Ebrâr” olarak adlandırılıp cennette kendilerine
sunulacak nimetler uzun uzun sıralanmıştır. Tabii bu ebedî nimetlere ulaşmak
için yapılacak ameller de gündeme getirilmiştir. Yine bu bölümde Ebrâr olanların
sıfatları da sayılmıştır. Bunlar özetle şunlardır: Sözünde durmak. Gerek
yaratıcısına karşı, gerekse kullara karşı sözüne sadık kalmak, uhrevî sorumluluk
şuuru taşımak, muhtaçları doyurmak, doyurduklarından maddî ve mânevî bir
karşılık beklemeden sırf Allah hatırı için yapmak (âyet 7-10). Bu âyetler
İslâm’daki emirlerin şartsız olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir.
Bununla birlikte Rabbimizin kendisine kulluk eden, kendisi için bir hayat
yaşayan, kendisinin âhiretteki yargısından korkarak elindekileri başkalarıyla
paylaşmadan yana olan erdemli kullarını âhiretin şerrinden koruyacağı, onları
mutlu ve mes’ud bir neticeye ulaştıracağı müjdesi verilmektedir.
Resûl-i
Ekrem Efendimize hitap eden 23-24. âyetler onun metanetini güçlendirmeyi, dini
duyarlılığını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Peygamber Efendimize üç şey
denmektedir:
1-
Bizim bu kitabı kendisine parça parça indiriyor olmamız asla bu kitabı, bu
sözleri Muhammed’in kendi kendine uydurmakta olduğunu göstermez. Bizim bu
Kur’an’ı toptan, bir celsede değil de böyle parça parça, celse celse indirmemiz
elbette belli bir hikmete binaendir.
2-
Ey peygamberim, benim kesin emrim gelinceye kadar her şart altında sabretmek,
direnmek, dayanmak, bıkıp usanmamak zorundasın. Hiç kimseyi ve hiç bir şeyi kale
almadan peygamberlik görevini, tebliğ vazifeni sürdürmelisin. Desteğinde ben
varken hiç kimseden çekinmemelisin.
3-
Bu imanı, bu cesareti kazanabilmek için de gece gündüz Allah’ı tesbih edin.
Allah’ı, Allah’ın kitabını, Allah’a karşı kulluğunuzu gündemde tutun. Namaz
kılın. Namaz vasıtasıyla benimle diyalog ku-run. Namaz vasıtasıyla benim yardım
ve desteğime ehliyet kazanın. Namaz vasıtasıyla güç kaynağınız olan benimle ilgi
kurun. Çünkü küfre ve tüm dünya kâfirlerine karşı ancak böyle dayanabilirsiniz
buyurulmaktadır.
Sonra
da karşımızdaki kâfirlerin küfürlerinin ve azgınlıklarının sebepleri ortaya
konur. Onlar başka değil, âhireti, âhiretin hesabını kitabını unuttukları ve bu
dünyaya tapınırcasına bağlandıkları, bu dünyayı yeterli ve tatminkâr buldukları
için böyle küfre ve zulme dalıyorlar deniyor. Sonra da insanların akıllarını
erdirmek için buyuruluyor ki; sizi var eden biziz. Varlığınızı bize borçlusunuz.
Size güzel bir beden ve sağlam bir el vermedik mi? O sahip olduğunuz
organlarınızı da biz yaratmadık mı? Buna kâdir olan bizim sizi istediğimiz bir
kılığa çevirmeye güç yetireceğimizi anlamıyor musunuz? Ben istersem sizin o
güzelim sûretlerinizi çok iğrenç bir hale getirebilirim, ya da sizin
def-terlerinizi dürerek, sizi öldürerek sizin yerinize başkalarını yaratabilirim
buyuruluyor.
En
sonunda da bu kitabın bir zikir, bir hayat programı, bir yol haritası, bir yön
pusulası olduğu hatırlatılarak sûre son buluyor. Öy-leyse dileyen bu kitabı
eline alsın, yolunu bu kitaba sorarak, bu kitap rehberliğinde bir hayat yaşasın,
dileyen de sonucuna kendisi katlanmak kayd u şartıyla bu kitabı bir kenara
bırakarak kendi keyfince bir hayat yaşasın. Haydi buyurun, şükrederek de
küfrederek de bu hayatı yaşama imkânına sahipsiniz seçeneği insanların önüne
seriliyor. İşte bu minval üzere devam eden sûrenin âyetlerini tek tek tanımaya
başlayalım inşallah. Rabbim anlayış ve kavrayış versin. Anlayıp
kavradıklarımızla iman edip hayatımızı düzenleme imkânı lütfetsin
inşallah.
1. “İnsanoğlu, var edilip bahse değer
bir şey olana kadar, şüphesiz, uzun bir zaman geçmemiş
midir?”
Buradaki ²u«; ifadesi ya “Gad” anlamınadır, yani muhakkak ki,
kesinlikle böyledir anlamındadır, ya da bildiğimiz soru anlamındadır. Buna göre
şöyle diyeceğiz: Gerçekten insan üzerinden öyle bir müddet, öyle bir dönem, öyle
bir zaman geldi geçti de, o zaman dilimi için-de insan hiçbir şey değildi,
hiçbir şey olmadı anlamına gelecek, veya öyle değil mi? O zaman dilimi içinde
insan hiçbir şey değil miydi? diye soru anlamına gelecektir. Evet insan denen
varlık üzerinden dehir-den, zamandan öyle bir dönem geldi geçti ki, o zaman
dilimi içinde insan hiçbir şey değildi. O zaman dilimi içinde insan yoktu,
esemesi bile yoktu, zikre bile değer değildi. Buradaki
insan:
a. Adem (a.s)’dır. Bu dönemin Adem’in
(a.s) henüz kendisine ruh üflenmeden önce mûsâvver kaldığı dönem olduğu
belirtilmiştir. Adem’in (a.s) Taif ile Mekke arasına atıldığı ve orada bir süre
kaldığı da söylenmiştir. Tabi Müfessirler zorlanmışlar bu konuda, işte böyle bir
zaman sözü de olunca zorunlu olarak bir şeyler demeye çalışmışlar. Kendisine ruh
üfürülmeden böyle bir 40 yıl zaman geçti demişler; ama bu 40 yıl o zamanın 40
yılı mı, yoksa şimdinin 40 yılı mı? Veya bu zaman dilimi Hz. Adem’in ömrünün
kaçta kaçı? Epey zorlanmışlar bu konularda. Bu dönem Hz. Adem’in ömrünün 1/25’i falan ediyor demişler. Hz. Adem 900
sene yaşadığına göre işte onun böyle bir dö-nemi kendisine ruh üfürülmeden
geçmiştir gibi tespitler yapılmıştır. Gaybî bir konu olduğu için doğrusunu Allah
bilir diyoruz.
b. Ya da buradaki insan bütün insanlar
manasına gelir. O zaman bu w[¬& kelimesinin manası insanın insan olarak
meydana gelişinden önce geçen ana rahminde geçirdiği mudğa, alâka, ızam gibi
dönemler demek olacaktır. Yani insan üzerinden
öyle bir zaman, öyle merhaleler gelip geçti ki o dönemlerde insan henüz
insan değildi.
c. Hz. Adem önce “Tıyn” idi, yani topraktı, böylece
bir 40 yıl geçti. Sonra “Hamein Mesnun” oldu, böylece bir 40
yıl daha geçti. Sonra “Salsal” oldu, böylece bir 40 yıl
daha geçti. Böylece onun üzerinden 120 yıl geçti, ondan sonra da ruh üflendi
diyenler var. İşte onun üzerinden öyle zaman geldi geçti ki o dönemde henüz o
hiçbir şey değildi.
d. Böyle âlemde insan denen varlığın
yaratılmadığı, bilinmediği bir dönem gelip geçmiştir ki o zaman dilimi içinde
insan zikre değer bir şey değildi. Yani böyle mukadder olmayan, bilinmeyen,
zihinlerde mûsâvver olmayan bir zaman geçti onun üzerinden. Henüz yaratılmadan,
dünya sahnesine gelmeden insan her ne kadar Allah yanında mezkur idiyse de,
henüz mahlukât yanında, halk yanında mezkur de-ğildi. Bilinir ve zikredilir bir
mahiyette değildi. Yani Allah onu zikre değer bilmiş, onu ele almış, bilerek onu
yaratmış, toprak, alâka veya mudğa halinde bir kenarda tutmuşsa da insanlar bir
dönem onu bil-miyordu, ona değer verecek durumda değildi.
İnsan topraktan Mûsâvver bir ceset idi.
Hatırlamaz, anlamaz, bilmezdi. Adını dahi bilmezdi de mezkur oldu. Allah onu
mezkur kıldı. Hatırlar, bilir oldu. Kendini, ana-babasını, dünyayı, eşyayı,
Rabbini ta-nır oldu.
Kimileri de âyeti şu taktirde
anlamışlar:
Zamandan öyle bir süre geldi geçti de,
insan o dönemde mezkur değildi. Çünkü insan tüm hayvanlardan sonra yaratıldı,
ondan sonra da bir daha hayvan yaratılmadı anlamına gelir. Demek ki insan
yaratılmadan önce bir dönem geçti de, o dönemde insan yoktu. İnsan diye bir
varlık yoktu yeryüzünde. Kimse bilmez, kimse hatırlamazdı onu. Yani hiçbir
mahlukâtın, hiçbir varlığın kafasında böyle bir şey yoktu. İnsan diye bir varlık
yoktu. İnsandan önce yaratılmış varlıklardan hiçbirisi insan denen bu varlığı
tanımazdı. Sonra Allah dedi ki, “Ben yeryüzünde halife yaratacağım!” İşte
Rabbimizin bunu ifade buyurmasından sonra insan mezkur oldu, bilinir hale geldi
şeklinde de anlaşılabilecektir.
Demek ki insanın yaratılışı dönemin sonuna
geliyormuş. Her şey, tüm varlıklar yaratılmış, ondan sonra insan yaratılmış.
Kâinat, gökler, ay, güneş, yıldızlar, melekler, cinler, arz, madenler, bitkiler,
hayvanlar yaratılmış ve yaratıklar zincirinin son halkası olarak insan
yaratılmış. Hani konuya münasip bir söz nakledilir. Hz. Adem dünyaya
indirildiğinde, ya da dünyada kendini bulduğunda veya belki de ıstıraplı bir
döneminde, belki de oğlu Kabil Habil’i öldürdüğünde o kadar çok üzülmüş ki, bir
şeyler diyecek olmuş, sonra bir düşünmüş: “Yahu olacak bu demiş, zaman ahir
zaman!” Değmez üzül-meye, çünkü zaman ahir zaman! demiş.
Hani şimdi biz de diyoruz ya
zaman ahir zaman. Nasıl zaman ahir zaman? Şu anda bizler diyebiliriz bunu ama
Hz. Adem dönemi için zaman nasıl ahir zaman oluyor? Onun zamanında da öyleydi
durum. Çünkü varlıklar zincirinin son halkasını teşkil ediyordu insanın
yaratılışı. Çünkü dünyada insanın, insan denen varlığın yaratılışından önce
melekler, cinler, dünya, semalar, güneş, ay, yıldızlar, arz, hayvanlar,
bitkiler, madenler yaratılmış, mahlukât tamam, mevcudat tamam ve zamanın
sonunda, ahir zamanda insan yaratılıyor. Yaratıkların en son zinciri olarak
insan yaratılıyordu. Yaratılış süreci tamamlanıyor, ondan sonra da artık tamam
dünyanın işi bitecek ve kıyamet kopacaktır. Demek ki Adem (a.s) döneminde de
zaman, ahir zaman oluyordu.
İkinci âyette yine insandan söz
ediliyor. Sonra yine insandan söz edilecek. Sûre sanki adından da anlaşılacağı
gibi insan konulu bir sûre. Sûrede baştan sona insan anlatılır. Yaratılışıyla,
yaratılış gâyesiyle, varlık sebebi ve fonksiyonlarıyla Rabbimiz bu sûrede insanı
ta-nıtır. Bakın yine insandan söz ederek şöyle buyurur
Rabbimiz:
2. “Biz insanı katışık bir nutfeden
yaratmışızdır; onu deneriz; bu yüzden, onun işitmesini ve görmesini
sağlamışızdır.”
Önceki âyetteki insanın Hz. Adem olduğu
belirtilmiştir, ondan dolayı biz de ağırlığı Hz. Adem’e verdik. Ama bu ikinci
âyette sonraki insanların yaratılışına dikkat çekiliyor. Demek ki iki tür
yaratılış var:
1. Hz. Adem’in yaratılışı. İlk
yaratılış, ilkimizin, atamızın yaratılışı.
2. Birde sürekli bizim gözümüzün önünde
cereyan eden şu bizim yaratılışımız. İşte önceki âyet ilkimizin yaratılışı, bu
ikincisinde de bizim yaratılışımız anlatılıyor. Peki bizim yaratılışımız nasıl
olmuş?
Bakın Allah buyuruyor ki: Biz insanı
bir takım katkılarla, bir kısım katkı maddeleriyle mecz edilmiş yani “Emşâc” bir nutfeden yaratık. Sonra
da evire çevire müptela kılmak üzere onu bir semî ve basîr yaptık.
Emşâc birkaç manaya
gelmektedir:
1. Kadın ve erkeğin sularının karışımı
demektir. Kadın ve erkeğin sularının karışımı olan bir emşâc nutfeden yarattık
biz insanı diyor Rabbimiz. Yani insan ne sadece erkeğin suyundan ne de sadece
kadınınınkinden değil, ikisinin karışımından meydana
gelmektedir.
2. Veya bu emşâc nutfeden kasıt,
renkler nutfede karışıktır anlamındadır. Renkler karışımı bir nutfeden insanı
yarattık manasınadır. Yani nutfenin içinin karışımı anlatılıyor. Nasıl bir
karışım? Her bir nutfe karışık, erkeğinki başka, kadınınki bir başka renktir ya,
işte böyle renkler karışımı bir nutfeden yarattık biz insanı diyor
Rabbimiz.
3. Veya nutfedeki kökler, genler,
damarlar, hücreler karışıktır. İşte bunların karışımı bir nutfeden yarattık biz
onu diyor Allah. Çok garip bir şey gerçekten. Yani bir damla suyun milyonda,
milyarda birinde ne özellikler taşınıyor değil mi? Görme özelliği, duyma
özelliği, hissetme, tatma, düşünme, sevme, nefret etme, kabul etme, reddetme
özellikleri, kadınlık ya da erkeklik özelliği hep o bir damla suyun milyarda
biri olan spermadan intikal ediyor. Gerçekten akılları durduran bir şeydir bu.
Şuraya bir damla suyun milyarda birini -ayırmak mümkün değil de- koysalar ve
işte bundan 60-70 kg ağırlığında, konuşan, gören, hisseden, seven, sevilen,
ağlayan, gülen, elleri, kolları, derileri, kılları, kasları, kaşları, kemikleri,
ilikleri, dalakları olan bir insan çıkacak deseler, kimse inanmaz buna! Ama
Allah yapıyor işte.
Demek ki nutfe-i emşâc’dan maksat
kökleri damarları, hücreleri karışık bir nutfe demektir. Kan grubu bile,
karakteri, insanın sinirli yahut mülayim oluşu bile bu nutfeyle intikal ediyor.
İşte insanı böyle karışık, katışık bir nutfeden yarattık ve onu imtihan
ediyoruz, diyor Rabbimiz. Çünkü y[¬V«B²A«9 ifadesi bilemek anlamına gelmektedir.
Bilemek, bilenmek. Yani insanı hazırlamak, inandım dediği konuda onu
dürtüklemek, harekete geçirmek demektir.
Elbette ki imtihan, inanan kişi için
söz konusudur. İnanmayan insan için imtihanın anlamı yoktur. Allah diyor ki,
“Biz onu böyle bir nutfeden yarattık ve Biz onu bileyerek, dürtükleyerek
imtihana hazır-lıyoruz.”
Veya
y[¬V«B²A«9 Biz ona ameller yüklüyoruz demektir. Yani Biz onu yarattık ve
yaratılış sonrası amellerini de ona yüklüyoruz ki böylece bu insan itaate
koşsun, kulluğa yönelsin. Evet bu insan yaratıcısı olan bana kulluğa yönelsin,
isyandan kaçsın diye ona ameller yüklüyoruz.
Bu âyeti şöyle anlayanlar da
olmuş:
Biz onu yarattık, onu semî ve basîr,
yani işitici ve görücü yaptık. Niye? y[¬V«B²A«97 Onu deneyelim, imtihan edelim diye. Ya da “Ceal-nahu kezalike linahtebirahu”
anlamına gelecektir bu ifade.
Onda ne var, ne yok? anlayalım diye, onu imtihana çekelim diye böyle yaptık
diyor Rabbimiz. Evet:
Onu semi ve basîr yaptık, ona kulaklar
ve gözler verdik. Yani onu duyan ve gören yaptık. Veya akıl verdik ona, onu
temyiz sahibi kıldık anlamına geliyor.
Biz onu gören ve duyan kıldık.
Hayvanlar da öyledir. Yani onlar da görür ve duyarlar. İnsan oğlu ne kadar
kendini kaybediyor ki intihar edebiliyor. Tamam hayatın acısı vardır, sızısı
vardır, derdi gamı vardır, ama niye ve nasıl intihar edebiliyor? Gerçekten bunu
anlamak mümkün değil. Demek ki insan o anda her şeyi tüketiyor ki intihar
edebiliyor. Ama meselâ hayvanlara bakıyoruz, yaralısı, berelisi, kurşun yemişi,
dirgen değmişi, gene de kaçıp kurtulmaya çalışıyor değil mi? Hiçbirisi ölmeden
yana, ölüme teslim olmadan yana değiller. Öyle değil mi? Bakıyoruz hayvanlara,
önümüzden kaçıyor, yanımızdan kaçıyor, gene de arabanın altına atlayıvermiyor,
intihara teşebbüs etmiyor. Ama insanlara bakıyoruz, atıyor kendini ve intihar
ediyor.
Demek ki insanın kendini hayvandan
ayıran duyu olarak bir farkı var. Tamam hayvan da görür, hayvan da duyar ama
buradaki öyle değil. Bu semî ve basîr oluşu şöyle de anlayabiliriz: Cenab-ı
Hakk’ın iki tür âyeti vardır. Birisi kulağa ötekiler de göze yönelik âyetler.
Birisi şu arz ve semâvâttaki ay, yıldızlar, güneş, dağ, taş, insan, hayvan gibi
görsel, göze yönelik Allah’ın âyetleri, ötekisi de şu elimizdeki Kur’an’ın
âyetleri gibi kulağa yönelik âyetler. Demek ki bir dinlenip algılanan, kulak
verilip anlaşılması gereken, sonra da amele dönüştürülmesi gereken Kur’an’ın
âyetleri var, bir de gözle müşahede edilip üzerinde düşünülerek anlaşılması
gereken âyetler var. Yani bir semî olarak algılayacağımız âyetler, bir de basîr
olarak algılayacağımız âyetler var. İşte:
âyetini de böyle anlamaya çalışıyoruz.
Yani biz insana bu iki tür âyetin ikisini de verdik. Biz insanı imtihan
ediyoruz, onu bu imtihana müsait yarattık. Görsel ve işitsel âyetlere mutabakat
edebilecek bi-çimde yarattık onu. İnsanın imtihanına konu olarak görsel ve
işitsel türden âyetler yarattık ve de ona bu âyetleri okuyabilecek, görüp
değerlendirebilecek gözler ve kulaklar verdik, diyor
Rabbimiz.
Hani İsrâ sûresinde de öyle deniyordu:
“Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu
kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu
olur.”
(İsrâ 36)
Göz, kulak ve kalp hepsi bu işten
mesul olacaktır. Yani anlı-yoruz ki insanın sorumluluğunun temel merkezi de işte
budur. Değilse insanda sadece bu iki duyu organı yoktur. Meselâ tat alma duyusu,
dokunma duyusu, koklama duyusu gibi başka duyular da vardır ama kalp ve onun
dışa açılan iki penceresi olan göz ve kulak, insanın insanca yaratılışının, ya
da mükellef oluşunun gerçekleştirilmesidir. Se-mî ve basîr olmayan bir kişi
sorumlu değildir. Yani hiç gözleri görmeyen ve kulakları işitmeyen bir kişi
dinen sorumlu değildir. Çünkü bu kişi Allah’ın görsel ve işitsel âyetlerine
mutabakat edecek göz ve kulağa sahip değildir. İşte anlayabildiğimiz kadarıyla
insanın semî ve basîr oluşunun anlamı budur.
Öyleyse bilelim ki insan denen varlık
imtihan sebebiyle bu dünyada bulunmaktadır. İşte Rabbimiz: “İnsanı katışık bir
nutfeden Biz yarattık ve imtihan için onu semî ve basîr yaptık, yani görsel ve
işitsel âyetleri görebilecek, duyabilecek, anlayabilecek ve bunlarla kulluğa
yönelebilecek, imtihanı başarabilecek bir özellikte yarattık” buyurmaktadır.
İnsan bu dünyada imtihan, kulluk için bulunmaktadır. İnsanın varlık sebebi de,
onun imtihanına konu olan görsel ve işitsel âyetlerin varlık sebebi de işte
budur. Hal böyleyken insanla alâkalı, insanın tanımı ve varlık sebebiyle alâkalı
pek çokları yanlışa düşmüşlerdir.
1. İnsan, kimilerinin zannettiği gibi
oluş gâyesi dünyada tamamlanan ve sonunda yok olup giden bitki ve hayvan
değildir.
2. Kimi rahiplerin zannettikleri gibi
dünya insan için takdir edilmiş bir azap yeri, bir işkence mahalli değildir.
Dünya insan için bir imtihan salonudur. Rabbimiz bu imtihan salonunu insana yol
gösterecek milyarlarca görsel âyetlerle donatmış ve bir de işitsel âyetlerini
ihtiva eden katalog göndermiştir.
3. Yine kimi tenasühçülerin
zannettikleri gibi, dünya, yaptıklarının cezasını çekmek üzere insanın tekrar
döndüğü bir arena değildir.
4. Ne materyalistlerin inandığı gibi
bir eğlence yeri, ne de Marxçı ve Darvincilerin ileri sürdükleri gibi bir harp
meydanı değildir bu dünya. Dünya,
insanın imtihanı için kurulmuş ve baştan sonra bu imtihanda insanın lehine
görsel ve işitsel âyetlerle donatılmış imtihan salonudur.
3. “Şüphesiz ona yol gösterdik; buna
kimi şükreder, kimi de nankörlük.”
İşte biz semi ve basir olarak yaratılan
bu insanın önüne yol açtık diyor Rabbimiz. Böylece artık insan ya şâkir ya da
kâfir olabilecektir. Biz ona yolu gösterdik bundan sonra artık ister şâkir olsun
ister kâfir. Delillerle peygamberler ve kitaplar göndererek biz insana yolu
beyan ettik demektir bu. Çünkü yolu insanlara açtık, onlara yol gösterdik demek
olunca, Cenâb-ı Hak ya bize bizzat yaratılışla yol gösterdi demektir ki insanın
fıtratında yolu bulabilme, yolu tanıyıp girebilme özelliği, kabiliyeti vardır.
Rabbimiz insanı hidâyeti bulabilecek bir kapasitede, kabiliyette yarattığı,
mayasına hidâyeti yerleştirdiği, kâinatı onun gözüne hitap eden milyonlarca
görsel âyetlerle donattığı gibi, bir de arkasından kitaplar ve peygamberler
göndererek kullarına yolu açmıştır. Bu âyet şu âyetlerdeki manayı
anlatır:
“Semûd kavmine gelince, biz onlara
doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yola tercih
ettiler.”
(Fussilet 17)
Semûd kavmine de peygamberleri Salih
(a.s) vasıtasıyla Allah hidâyeti, kulluğu, doğru yolu göstermişti. Kendilerinden
önceki toplumların yok edilişlerini göstermişti. Kendilerinden önce Nuh kavminin
suyla, Âd kavminin dondurucu bir fırtınayla helâk edildiklerini göstererek
hidâyet etmişti Allah onlara. Sanki Rabbimiz suç bizim değil, biz onlara gereken
hidâyeti gösterdik, diyor. Onlara doğru yolu, hakkı, kulluğu, hidâyeti
gösterdik. Ama onlar hidâyet yerine dalâleti, görür olmak yerine körlüğü tercih
ettiler. Güya kendilerinden önceki toplumların helâkine uğramamak için, sudan
yahut fırtınalardan etkilenmemek için yüksek yüksek kayaları yontarak barınaklar
yaptılar kendilerine. Ama onlar da Rabbimizin helâkinden kurtulamadılar.
Bir ses, bir sayha, “geberin!”
diye bir tek nidayla yok oldular. Yani durup dururken biz onları helâk etmedik,
onlar helâki hak ettiler de onun için helâk ettim, diyor Rabbimiz. Allah onlara
hidâyeti, basireti, basiret yollarını göstermiştir. Ama onlar körlüğü basirete
tercih ettiler. Körlüğü hidâyete tercih ettiler. Onlar küfrü imana, sapıklığı
hidâyete tercih ettiler. Salih (a.s)’a ve onunla beraber iman edenlere dediler
ki, “biz sizin inandığınızı inkâr ettik. Biz sizin iman edip kutsadığınız her
şeyi inkâr ediyoruz” dediler.
Semûd’a gelince biz onlara yol
gösterdik. Nasıl yol gösterdi Allah? Peygamberler göndererek tabii. “Biz onlara
yol gösterdik de onlar körlüğü hidâyete tercih ettiler” âyeti de bu âyete
benzemektedir. Allah kullarına yol gösterendir. Rabbimiz Beled sûresinde de aynı
konuyu anlatır:
“Biz ona eğri ve doğru iki yolu da
göstermedik mi?”
Biz insanın karşısına necdeyn çıkardık.
Allah insanın karşısına hak ve bâtıl, hidâyet ve dalâlet olarak iki yol
çıkarmıştır. Rabbimiz buyuruyor ki, biz insanı katışık bir meniden yarattık ve
onu evire çevire deniyoruz, imtihan ediyoruz. İmtihan için onu gören ve duyan
yaptık. Bir de Biz onu yola hidâyet ettik. Yolu gösterdik ona. Ama bir yol ki
iki şekilde gidilir. Ya şükredilerek ya da küfredilerek. Ya Allah yolunun
yolcusu, ya da şeytan yolunun yolcusu olarak gidilebilen bir yol. Ya da aslında
yol tektir de, iki tip gidiş vardır bu yolda. Meselâ bir tra-fik kurallarına
göre gidiş var, bir de keyfine göre gidiş. Bir o yolun programını Allah’tan
alarak, Allah’ın istediği biçimde gidiş var, bir de kendi kendine hayat programı
yaparak, Allah’ın dinine karşı müstağnî davranarak gidiş vardır.
İki yol, iki gidiş vardır. Birisi
hidâyet yolu ötekisi de dalâlet yoludur. Birisi Allah kurallarına göre gidilen
hidâyet yolu, ötekisi de insanın kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde,
şeytanların vahiyleri, ya da bir kısım tâğutların, bir kısım yeryüzü yapay
tanrıları ve tanrıçalarının yasaları istikâmetinde gidilen dalâlet yollarıdır.
Allah yarattığı bu insanın karşısına böyle iki yol çıkarmış, necd’ül hayr ve
necd’üş şer.
Sebil, hayır ve şer yoludur. İnsan
diler onu, dilerse diğerini tercih eder.
Dalâletten hidâyete bir yol göstermiştir Allah. Yani insan bilmezdi yolu,
tanımazdı. Bilmez haldeyken biz ona yol gösterdik, di-yor Rabbimiz. Allah
insanları başta yol üzerinde yaratmıştır. Hz. Ade-m’i ve beraberindekileri
hidâyet üzere yaratmış, hidâyet üzere kılmıştı. Ama sonradan onlar sapıtmışlarsa
o zaman yol göstermiştir. Peygamberlerin vazifesi de buydu zaten. Yani yoldan
giden zaten yoldan gidiyor ona dokunmaz. Ama yanıldı yahut saptıysa ona müdahale
eder Rabbimiz. Cenab-ı Hakk’ın peygambere müdahalesi de böyledir. Peygamber
beşer olarak kendi kendine yoluna devam eder, karar alır, yasak koyar,
çevresindekiler ile ilişkisini ayarlar, hanımlarından birine küsüverir de, eğer
bu arada yaptığı işler ümmetine yanlış intikal ederse, Allah ikaz ediverir,
müdahale eder ve bu işi yapma! der.
Bir de bu âyetle alâkalı insana
ana rahminden çıkış yolunu da gösterir denilmiş. Çünkü yukarıdaki âyet, rahîmde
oluşumu da anlatıyordu ya, insan nerden biliyor bu çıkışı? İşte Allah böyle yol
gösteriyor da onun için biliyor. Veya insana yaşadığı hayatta fayda yollarını,
zarar yollarını da gösteriyor Allah denmiştir.
Biz insana yolu gösterdik. Hak yolunu
da bâtıl yolları da beyan ettik. Artık insan diler küfreder, diler şükreder.
Hani bir hadis vardı:
“İnsanlar sabahleyin evden
çıkarlar, hayata atılırlar, kendilerini dilerlerse Allah’a satarlar. Yani
Allah’a köle olurlar, böylece özgürlüklerine kavuşurlar, dilerse başkalarına
satarlar, köle olup giderler”
Deniyordu ya, işte aynen onun gibi ister
şükreder, ister küfreder. Bu onun elindedir, serbesttir bu konuda ama sonucuna
kendisi katlanmak şartıyla.
Dikkat
ederseniz bu âyette şükretmenin imanla, şükretmemenin ise küfürle eş tutulduğu
açıkça görülmektedir. Allah (c.c.) mü’min-leri zaman zaman ‘sabır ve şükr’ ile
imtihan eder. Bazen darlıkla, bazen varlıkla, bazen musibetlerle, bazen de
zaferlerle dener. Kendini yeterince tanımaları için nimet verir ve verdiği
nimetleri hatırlatır. Bazen bolluk verir, bazen de bolluktan sonra darlık verir.
Sınava tutulan mü'minlerin başlarına sıkıntı gelir, bazı şeylerden mahrum
kalırlar, insanlardan eziyet görürler. Mü’min her türlü zorluğa ve denemeye
sabreder, her türlü nimete ise hamd eder veya şükreder. Allah, insana sayısız
nimetler vermiştir. Bu nimetlerle insanları sınamaktadır; in-san şükür mü
edecek, nankörlük mü?
“Şükür,
Allah’ın vermiş olduğu nimetlerin etkisinin, kulunun di-linde övgü, kalbinde
sevgi ve âzâlarında itaat ve bağlılık olarak zuhur etmesidir.” Gerçek şükür
için, dilde Allah’tan başkasının övgüsü olmamalı, kalpte Allah’tan başka sevgili
bulunmamalı, mahluklardan biri sevilse bile Allah için sevilmelidir. Allah
sevgisi insanın kalbine yerle-şince de, insan o sevdiğinin bütün emirlerini tüm
organlarıyla yerine getirir ve bütün yasaklarından da çekinir. İşte hakiki şükür
budur.
Kur’an’dan
anladığımıza göre mü’minler Allah’a üç şekilde
şükredebilirler:
1: Dil ile şükür:
Nimet
sahibini anmak, O’nu övmek, O’nun nimet sahibi oldu-ğuna iman etmekle ve bunu
Tevhid kelimesiyle ilan etmekle olur. Bu basit bir teşekkür ifadesi değil, dil
ile ‘şehadeti’ getirmek, dil ile doğru sözlü olmak, dil ile Kur’an’ı tasdik
etmek, dil ile İslâm’ı anlatma, Kur’-an okuma ve dil ile Allah’ı çokça zikretmek
ve buna benzer dil ile ilgili kulluk görevlerini yapmakla yerine
getirilir.
2: Kalp ile
şükür:
İmanı
kalbe yerleştirdikten sonra nimet sahibinin Allah oldu-ğunu kalp ile tasdik
etmek, vahy ile gelen şeyleri kabul etmek, yüreğe Allah’tan başka kimsenin
korkusunu ve sevgisini koymamaktır.
3: Fiil, eylem, amel ile
şükür:
Bedenin
organlarıyla nimet verene itaat etmek ve O’nun yüce emirlerini yerine
getirmektir. Kısaca İslâm’ı her bakımdan yaşamaya çalışmaktır. Çünkü nimet
vereni bilip O’nu övmek, bir anlamda O’n-dan gelen her şeyi kabul etmektir.
Allah'a şükür; hidâyete uymak, İs-lâm'a teslim olmak demektir. Şükür, söz
tekrarından çok, uygulama-dır, eylemdir. Şüphesiz yalnızca dil ile ‘Allah’ım
sana şükürler olsun’ demek şükür için yeterli olmaz. Fiil ile şükür, Allah’a
hakkıyla kullukla beraber aynı zamandan Allah’ın verdiği nimetlerden Allah’ın
diğer kul-larını da faydalandırmaktır. Hadis-I şeriflerde bu konu şöyle ortaya
konur:
"Mü'minin
işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü'mine ver-gidir/özgüdür.
Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hak-kında hayırlı olur.
Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı
olur."
(Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak
61)
"Hamd,
şükrün başıdır. Allah'a hamd etmeyen, O'na şükretmemiştir."
(Kenzu'l
Ummâl, 3/6419, s. 255)
“Rasulullah
(s.a.s.) geceleri ayağa kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz kılardı.
Kendisine; ‘Allah (cc) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini
bu kadar yoruyorsun)’ denildi. “Allah’a
şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını verdi.
(Buhâri,
Teheccüd 6)
"İnsanlara
karşı hamd etmeyen (teşekkür etmeyen), onlara nankörlük yapan insan, Allah'a
karşı da hamd etmez."
(Ebû
Dâvud, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35)
"Allah'ım,
Seni zikretmek, Sana şükretmek ve güzel ibadet et-mek için bana yardım
eyle!"
(Ebû
Dâvud, Vitr 26; Nesâi, Sehv 60)
"Allah,
bir kuluna nimet verince, kulunun üstünde o nimetin izini görmek ister."
(Tirmizî,
Edeb 54; Müsned, Ahmed bin Hanbel, 2/311, 4/438)
"Yüce
Allah diyor ki: 'Ey kullarım! Geçmiş ve gelecek, siz bü-tün ins ve cinler bir
araya gelerek, aranızdaki en muttakî kimsenin kalbi gibi olsanız, sizin bu
durumunuz, Benim hâkimiyetimi zerre kadar artırmaz. Yine ey kullarım! Geçmiş ve
gelecek bütün ins ve cin bir araya toplansanız, aranızdaki en günahkâr birinin
kalbi gibi olsanız, Benim hâkimiyetime en ufak bir noksanlık getiremezsiniz. Ey
kullarım! Hakkınızda itibar ettiğim şey, amellerinizdir. Daha sonra siz,
amellerinize göre eksiksiz olarak mükâfatlandırılacak veya
cezalandırılacak-sınız. Öyleyse kim bir hayır işlemeye muvaffak olursa, bundan
dolayı Allah'a şükretsin. Kim de hayrın dışında başka bir şey işlerse, bundan
dolayı da kendi nefsini suçlasın."
(Müsned,
Ahmed bin Hanbel, 5/160; Müslim, Birr 55)
“Yemek
yiyip şükredenin derecesi, (nâfile) oruç tutup sabre-denin derecesi gibidir.”
(Buhâri;
Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 176, hadis no: 559 -1765-)
“Kıyamet
gününde ‘hamd edenler ayağa kalksın’ denildiğinde yalnız Allah'a çokça ve her
hal ü kârda şükredenler ayağa kalkar.”
(Taberâni;
Ebu Naim)
4. “Doğrusu, inkârcılar için zincirler,
demir halkalar ve çılgın alevli cehennem
hazırladık.”
Evet biz kâfirler için zincirler,
tomruklar ve bir de saîr hazırlamışız, diyor Rabbimiz. Bu âyette hemen hemen her
tefsirde nerdeyse kıraat problemi üzerinde durulmuş. Acaba Selâsil miydi,
Selâsila mıydı? Uzun uzun tartışılmış, ama bu husus kulluğa râci olmadığından,
bizim kulluğumuzu ilgilendirmediğinden onu geçiyoruz. Selâsil boyunda, Ağlâl ise
ellerde olana denir. Tasma, pranga, bukağı, ya da lâledir. Rabbimiz kâfirler
için bunları hazırlamıştır. Elleri, ayakları cehennemde, ateşin içinde
tasmalarla, prangalarla, bukağılar ve lalelerle bağlanıp kelepçelenecektir.
Zaten ateşin içindeler, zaten kaçıp kurtulmaları mümkün değildir de ama bir de
böyle bağlanacaklarmış.
Saîr kelimesinin de Kur’an’da değişik
yerlerde geçtiğini biliyoruz. Çılgın bir ateş. Cehennemin isimlerinden
birisidir. Hutame, Ca-hiym, Nâr gibi cehennemin isimlerinden birisidir. Din
budur işte! Din dediğin böyle olur işte! Bakın bu dinin sahibi buyuruyor ki: “Ey
insan! Seni Biz yarattık! Ey insan biz seni böyle yarattık işte. Seni yaratmakla
kalmadık, seni başıboş bırakmadık da üstelik yolu da gösterdik! Seni yolu
bulabilecek bir kapasitede yaratmanın yanında bir de kitaplar ve elçiler
göndererek sana doğru yolu da, eğri yolu da gösterdik! İmtihanın sebebiyle,
iraden sebebiyle artık bundan sonrası sana kalmıştır. Kâfir de olabilirsin,
şâkir de olabilirsin, serbestsin bu konuda, ama bil ki kâfir olursan biz sana
selâsil hazırladık, ağlâl ve saîr hazırladık. Sen bilirsin” dendi ve önce
kâfirler uyarıldı ve hemen arkasından da bakın söz şâkirlere
dönüyor:
5-6. “Şüphesiz iyiler kafur katılmış
bir tastan içerler. Bu ancak Allah’ın kullarının taşıra taşıra içebileceği bir
pınardır.”
Bakıyoruz bu sûrede daha bir ağırlıklı cennet anlatılmış. Kıyamet
sûresiyle kıyamet koparılmış, İnsan sûresiyle cennet anlatılmış ağırlığıyla ve
daha sonra gelen Mürselât sûresiyle de daha bir ağırlıklı cehennem
anlatılmış.
Ama eğer mü’min olursanız, eğer ebrâr
olursanız, bakın size neleri hazırlamışız! Haberiniz olsun! Kim bunlar? Kimdir
Ebrâr? Bakara’da anlatılır Ebrâr: İmancılar, namazcılar, infakçılar, zekâtçılar,
sabırcılar, tasdikçiler ve takvacılar. Yani yolunu Allah’la bulanlar.
Hayatlarını Allah için yaşayanlar. Yaptıklarını Allah dedi diye yapanlar,
amellerini Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine dayandıranlar. İşte bu
sıfatlara, bu özelliklere sahip olanlara “ebrâr” denir. Birr sahipleri, diyordu
Bakara. Âyet şöyleydi:
“Yüzlerinizi doğuya ya da batı tarafına
çevirmeniz birr değildir. Lâkin gerçek birr sahibi (gerçek iman eden) kimse
Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden
kimsedir.”
(Bakara 177)
Doğuya ve batıya dönme konusunda ısrar
etmenizin bir anlamı yoktur. Yani ibadetlerin dış formlarına önem vermenizin
fazla bir değeri yoktur. Namazda yüzünüzü şekil olarak doğuya ya da batıya
döndürmeniz gerçek iman değildir, gerçek birr ve iyilik değildir. Yani ruhsuz
bir biçimde, sadece şekil olarak bazı dini formalite ve törenleri icra ederek
dindarlık gösterisinde bulunmanız gerçek iman ve gerçek takva değildir. Gerçek
iman bir takım hareketleri yapmak, şuraya, ya da buraya dönmek, Kâbe’ye ya da
Mescid-i Aksa’ya yönelmek, yatıp kalkmak değildir. Ya da ey kullarım, öyle oraya
buraya dönüp de sağ-da solda birri aramayın. Birri, takvayı, en doğru, en güzel
Müslümanlığı sağda solda, onun bunun kitabında değil Allah’ın kitabında
arayanlardır bunlar. Birri Allah’ın dediğinde arayanlardır bunlar.
Ebrâr’ın bir anlamı da demişler ki baba
ve evlâdına iyilik yapan, ya da eziyet etmeyenlerdir. Öyleyse babalarımıza karşı
iyi davranmak, onların Allah yasalarına ters düşmeyen arzularını yerine getirmek
zorundayız ki ebrârdan olabilelim inşallah. Bakın babası hayatta olmayan
kimseler için bile Resûl-i Ekrem efendimiz bu imkânın bulunduğunu Abdullah
İbni Ömer
efendimizin rivayet ettikleri bir hadislerinde şöyle haber
verir:
“Bir kişi eğer babası öldükten
sonra onunla ilgisini kesmek istemez, devam etsin dilerse, babasının ölümün-den
sonra onun dostlarıyla ilgisini devam ettirsin.”
Ölen
babanızla ilginizin sürmesini mi istiyorsunuz? Çok mu sevdiniz, çok mu özlediniz
onu? Yapacağınız iş şu: Haydi baba dost-larıyla beraber olun, onları ziyaret
edin, onlara izzetü ikramda bulunun, sanki bilin ki siz babanızla berabersiniz.
Hani babanız hayatta olmuş olsaydı ne yapacaktınız? Elini öpecektiniz, öpün baba
dostlarınızın elini. Aynısı olacakmış. Peki babanızı ziyaret etmek mi
istiyorsu-nuz, ziyaret edin baba dostunu. Ona ikram etmek mi isterdiniz, ikram
edin baba dostunuza. Ondan nasihat almak mı isterdiniz, yapın baba dostunuza.
Yani babanızın yerine koyun ve devam edin o zaman siz babanızla ilginizi
sürdürmüş olacaksınız.
Öyleyse
haydi babalarınızı ziyaret etmeye. Haydi babalarınıza izzet ve ikramda
bulunmaya. İşte Allah’ın Resulü size bir imkan hazırlamış. Sanki babanız
hayattaymış gibi onunla kazanacağınız sevabı kazanabileceğimiz bir yol
göstermiş.
Bir
gün Abdullah İbni Ömer Medine çarşısında badiyeden gelen bir adamla, çölden
gelen bir adamla karşılaşır. O yaz sıcağında başındaki örtüyü, bindiği merkebini
ona hediye eder, ikram eder. Görüşür, konuşur uzunca, hal hatır sorar, onun
gönlünü almaya çalışır. Sonra arkadaşlarının yanına gelince onlar derler ki; ey
Abdullah, neden o adama o kadar çok izzetü ikramda bulundun? O verdiklerinden
birini verip diğerini kendinde tutsaydın olmaz mıydı? Dediklerinde, hayır der
Abdullah İbni Ömer; çünkü o babamın arkadaşıydı ve ben Rasûlullah Efendimizden;
“Babalarınızın arkadaşlarına ikram edin” buyurduğunu duydum, onun için böyle
yaptım diyor.
Öyleyse
babalarından dolayı, kardeşlerinden dolayı, annelerinden dolayı, dayı ve
amcalarından dolayı insanlara bir farklı muamele, ama diğerlerini ihmal etmek
şeklinde olmamak kayd u şartıyla birilerine bir farklı muamele yapmaya izin
verilmiştir. İşte ebrar olmanın yollarından birisi de
budur.
Bir de ebrâr, Allah’ın hakkını
ödeyen, Allah’ın hukukuna riâyet edenler, Allah’ın emirlerini ifa
edenlerdir.
Birr
sosyal hayata iki şekilde yansır: Birincisi sıla’dır ki bu in-sanlara
karşılıksız mal yardımında bulunmaktır. İkincisi ise ma’ruf’tur ki bu da, söz ve
davranışlarla insanların iyilikleri ve mutlulukları, dirlik ve düzenliği için
çalışmak demektir. Kur’an mü’minlere, birr’i başkala-rına tavsiye edip de
kendilerini unutan, birr’i yerine getirmeyen İsrail oğulları gibi olmayın
demektedir. Bu konuda pek çok tehditler vardır.
"Ey iman edenler, niçin
yapmayacağınız şeyi söylü-yorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah
ka-tında büyük nefretle karşılanan en sevilmeyen bir şeydir."
(Saff:
2-3)
"Siz Kitabı okuduğunuz
(gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor
musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?"
(Bakara: 44)
"Kendilerine Tevrat yükletilen
sonra onu taşıma-yanların (Kitabın hükümleriyle amel etmeyenlerin) duru-mu, koca
koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir."
(Cuma:
5)
“İnsanları Allah’a dâvet ve
kendisi de sâlih amel (iyi davranışta bulunup güzel hareket) işleyen ve ‘Ben
şüp-hesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel söz-lü
kimdir?”
(Fussilet:
33)
"...(Şuayb a.s.:) Size yasak
ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece
gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başar-mam ancak Allah'ın
yardımı iledir. Yalnız O'na dayandım ve yalnız O'na
döneceğim."
(Hûd:
88).
“Onlara, kendisine âyetlerimizden
verdiğimiz ve fa-kat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine
uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette
onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâ/hevesinin peşine
düştü. Onun du-rumu
tıpkı köpeğin durumuna benzer: Eğer üstüne var-san, dilini çıkarıp solur,
bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu
budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.”
(A’râf:
175-176)
Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki:
“İsrâ’ya götürüldü-ğüm (Mi'râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten makaslarla
kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir ey Cebrâil’
dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan hatiplerdir. İnsanlara
iyiliği emrettikleri ve Kitabı okudukları halde bizzat kendilerini unutanlardır.
Bunlar hiç akıl etmezler mi?”
“İnsanlara iyiliği emredip de
kendilerini unutanlar cehennem ateşinde bağırsaklarını sürüklerler. Onlara, ‘siz
kimlersiniz’ diye sorulur, şu cevabı verirler: ‘Biz, insanlara hayrı
emrettiğimiz halde kendimizi unutan kim-seleriz.”
“Kıyamet gününde adam gelir,
cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merke-binin
döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehen-nemlikler onun etrafına
toplanır, şöyle derler: ‘Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan bir
kimse değil miydin?” Şöyle der: ‘Evet, öyle idim. Ma’rûfu emreder, fakat kendim
işlemezdim. Münkerden alıkoyar, fakat kendim
işlerdim.”
“Kıyamet gününde azabı insanlar arasında en
çetin olacak kimse yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalan-dırmadığı ilim
adamı olacaktır.”
“Cenab-ı Hakk’ın Benden önce, ümmetler
arasında gönderdiği her peygamberin ashâbı ve havârileri vardır. Bunlar o
peygamberin sünnetine ittiba eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle
nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim
onlara karşı eliyle mücahede ederse mü’mindir, kim diliyle mücahede ederse
mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman
yoktur.”
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım
âmir-ler/yöneticiler tayin olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf
ve güzel göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak)
olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak kim ona
razı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından kurtulamaz.” (Sahabeler)
dediler ki: ‘O idarecilerle savaşmayalım mı?’ Buyurdu ki: “Namaz kıldıkları
müddetçe hayır!”
"Kendisinin yapmadığı bir
davranışa veya söze in-sanları çağıran kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi
ya-pıncaya kadar Allah'ın azâbının gölgesi
altındadır."
"Cehennemde, cehennem ehlinin
kokusundan bî-zâr/şikâyetçi oldukları bir adam vardır." Denildi ki: "O kimdir ey
Allah'ın Resulü?" Hz. Peygamber (s.a.s.) de: "İlminden kendisi istifade etmeyen
âlimdir" buyurdu.
Peki bunlara, bu birr sahiplerine neler
hazırlanmış? Ne varmış bunlar için?
Onlar öyle dolgun bir kadehten
içeceklerdir ki, onun mizacı kafurdur. Onun karışımı, katkısı kâfûr olmuştur.
Ke’s, hamr demektir. Bu tür cennetteki içkilerden söz eden âyetler pek çoktur.
Anlayabildiğimiz kadarıyla Mukarrabûn olanlar, saf tesnim içeceklerdir.
~®*Y4@«6 ile bu içkinin kokusu murad edilmiş olabilir, tadı murad edilmiş
olabilir veya cennette bir pınardır denmiş.
Öyle bir pınar ki, diledikleri yere
götürebilirler, istedikleri kadar karıştırabilirler, diledikleri yerde
çıkarabilirler, yani istedikleri yerde fış-kırır durur o pınar.
Orada onlar için tertemiz su ırmakları
vardır. Hiç bozulmayan sürekli taptaze su ırmakları vardır. Tadı, kokusu hiçbir
zaman bozulmayan süt ırmakları vardır. Rabbleri tarafından yaratıldığı gibi
fıtrat-ı aslîyesi bozulmamış süt ırmakları. Ama bu sütler hayvanların
göğüslerinden sağılmış sütlerden değildir. Allah tarafından kaynak olarak
çı-karılmış ve akıp giden nehirlerdir bunlar. Sonra yine orada mü’minler için
içenlere zevk ve lezzet veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Ama
bu şaraplar dünya şaraplarına benzemez. İçenlere sarhoşluk vermez. Akıllarını
gidermez, abuk sabuk konuşturmaz.
Peki nasıl bir cennet düşündük şimdi?
Nasıl bir cennet canlandı gözümüzün önünde? Anladık ki içinde iki sınıf insan
var bu cennetin. Birincisi ebrâr olanlar. Birr sahipleri ki, bunlar karışımlı
bir içki içecekler. Yani onlara saf içki verilmiyor. İkincisi Kur’an’ın başka
âyetlerinden öğreniyoruz ki Sabikûn ve Mukkarabûn olanlar. İşte bunlar saf
Tesniym içecekler. Karışımsız, katışıksız Tesniym içecekler. Ama âyetin
ifadesinden anlıyoruz ki bunlar istedikleri gibi içebiliyorlar. Yanlarında
taşınıyor, yahut da diledikleri yerde pınar gibi fışkırmaya başlayıveriyor. Hem
öyle karışıyor ki istedikleri gibi, ne kadarla doyacaklarsa? Ne kadar
istiyorlarsa öylece sunulacak kendilerine.
Yani insanlar niye böyle dünyada
cenneti unutup yaşıyorlar, anlamıyorum. Veya tersini düşünelim: Acaba niye bu
kâfirler ısrarla Kur’an’ı duymak, dinlemek istemiyorlar? Anlayabildiğimiz
kadarıyla böylece mü’minler cennet gündeme geldikçe şu anda sahip oldukları,
zevk zannettikleri, değerli zannettikleri şeylerin değersizliğini anlayacakları
ve iştahlarının kaçacağı korkusuyla cenneti ve cennetteki nîmetleri duymaktan
korkuyorlar. Kâfirleri de kaybedecekleri şeylerin hatırlatılması kahrediyor;
onlar da onun için Kur’an’ın gündeme gelmesine dayanamıyorlar. Onun için
Kur’an’ı duymak ve dinlemek iste-miyorlar. Duydukça huzurları kaçıyor
adamların.
Bu insanlar, Müslümanları da kâfirleri
de cenneti ve cehennemi tanımıyorlar, bilmiyorlar. Çünkü Kur’an’ı ve sünneti
bilmeyen bir toplumun cenneti ve cehennemi bilmesi de mümkün değildir. Eğer şu
bizim toplum cenneti ve cehennemi tanısalardı vallahi de billahi de bugün bundan
çok farklı olurlardı. Meselâ Hasan Sabbah’ın dünyada, sınırlı ve basit
imkânlarla kurduğu cennetini gören insanların kendilerinden nasıl geçtiklerini
biliyoruz değil mi? Bu basit ve yalancı cennet yutturmacasını görünce her
şeylerinden vazgeçebiliyorlar adamlar değil mi?
Hasan Sabbah müritlerini
kendisine bağlayabilmek için şöyle bir düzen kurmuş: Ülkenin belli bir yerinde
ağaçlık, içinde suların aktığı, kadın, kız, içki gibi şeylerin bulunduğu
bahçelik bir yer hazırlamış. Adamlarından birisine vuruyormuş morfini ve adam
bayılınca da götürüp o bahçelik yere bırakıyormuş. Adam ayılıp da gözünü
açtığında müthiş bir ortamda buluyormuş kendini. Ağaçlar, kuşlar, ırmaklar,
meyveler, şaraplar, kadınlar, kızlar, zevk, eğlence her şey var. Soruyormuş
oradakilere: “Ben neredeyim? Burası neresi?” Oradakiler de: “Sen şu anda
cennettesin. Efendimiz Hasan Sabbah’ın cennetindesin. Burada ne istersen
yapacağız, senin hizmetindeyiz” diyorlar ve üç beş gün orada onu izzeti ikrama
boğduktan sonra bir morfin de onlar vuruyorlarmış ve adam Hasan Sabbah’ın
huzurunda açıyormuş gözlerini. Hasan Sabbah soruyormuş: “Nasıl? Beğendin mi
efendinin cennetini? Tekrar gitmek ister misin oraya? Eğer istiyorsan benim
sö-zümden çıkmamalısın!” diyor ve adam oraya gidebilmek için efendisinin her
dediğini yapmaya başlıyormuş. Hattâ şu uçurumdan at kendini dediğinde veya şu
bıçağı kalbine sapla dediğinde hiç tereddütsüz yapıyormuş adam. Niye? Gördü ya
adam cenneti! Arzuluyor ya orayı! Oraya gidebilmek için hiç tereddütsüz ölümü
bile göze alabiliyor adam.
Peki Hasan Sabbah’ın bu dünyadaki kıt
kanaat imkânlarıyla hazırladığı cennet yutturmacasını bile gören adam oraya
gidebilmek için hiç tereddütsüz ölümü göze alabiliyor da, ya bu insanlar bir de
Rabbimizin gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, beşer kalbinin asla ihata
edemeyeceği o cenneti bilseler, tanısalar ne yaparlar, bir
düşünün.
Meselâ şimdi de öyle dağda, kırda,
ormanda, Alanya’da, Antalya’da cennet misâli yerleri görünce adam, karısıyla,
kızıyla, sarışınıyla, beyazıyla oraya gidebilmek için nasıl her şeyinden
vazgeçiyor, işini, aşını, dükkanını, tezgahını, bırakıp koşuyor. Ya bir de
gerçek cennet anlatılsa bu adamlara. Allah’ın cenneti duyurulsa bu insanlara. O
zaman bu dünyaya kul-köle olmak ne ola ki? Dükkana tezgaha bağlanıp kalmak ne
ola ki? Ne yapacaklar ki o zaman dünyayı? Şu berbat hayatın sahibi olabilirler
mi o zaman bu insanlar? Dünyanın pespaye zevklerinin peşine bu kadar
düşebilirler mi? Ellerindekilere bu kadar bağlanabilirler mi? Şu zevk bildikleri
şeylerin zevki kalır mı? Veya gündemlerinden cenneti düşürerek böyle bir hayat
yaşayabilirler mi bu insanlar? Ama heyhat ki bu insanlara cenneti duyuramadık!
Cenneti tanıtamadık! Biz kendimiz tanıyamadık ki onu bu insanlara anlatabilelim.
Rabbim bize tanıtsın da biz de insanlara tanıtalım inşallah, başka ne
diyelim.
Bundan sonra bakın Rabbimiz Ebrâr’ın
özelliklerini, cennetliklerin kimliklerini, sıfatlarını anlatacak. Kimler
gidecekmiş O cennete? Hangi sıfatların sahibiymiş o cennetlikler? İşte onu
anlatmaya başlayacak ve bakın şöyle buyuruyor:
7. “Onlar verdikleri sözleri yerine
getirirler, fenalığı yaygın olan bir günden
korkarlar.”
1. O cennetlik olanlar birinci olarak
adakların yerine getirirler. Gerek Allah’a karşı, gerekse insanlara karşı
verdikleri sözlerini, ahitlerini, randevularını yerine getirirler ve şerri
salgın olan bir günden de korkarlar.
2. Allah’a itaate nezredince yaparlar.
Yani Allah’a bir konuda söz vermişlerse, söz ya Rabbi şunu yapacağım, söz ya
Rabbi bunu yapmayacağım diye, onu yaparlar. Adaklarını, nezirlerini îfa ederler.
Veya Rabblerine karşı başta
verdikleri söze uygun bir hayat yaşayarak ilk ahitlerini yerine getirirler. Hani
henüz yaratılıp dünyaya gelmeden önce Rabbimiz kendisinin Rabliği, bizim de
kulluğumuz konusunda bizden bir ahit almıştı ya, işte o cennetlik mü’minler bu
ahde, Allah’ın hayat programına uygun bir hayat yaşayarak bu ahde vefalı
davranırlar.
3. Allah’ın farizalarını îfa ederler.
Rabbleri gönderdiği kitabında kendilerine neleri farz kılmış, neleri yapmalarını
istemişse onlar bunları yerine getirirler. Yasak kılınanlardan da şiddetle
sakınırlar.
4. Bir de Rabblerine karşı ahitlerini,
sözlerini yerine getirdikleri gibi kendi aralarında anlaştıkları,
ahitleştikleri, sözleştikleri kimselere karşı da anlaşma konusuna riâyet ederek
hareket ederler. Kime ne söz vermişler, ne taahhütte bulunmuşlarsa onu yerine
getirirler. Sözlerinin eridir onlar.
5. Bir başka manası da yemin edince
gereğini ifa ederler. Hangi konuda yemin etmişlerse gereğini yerine getirirler.
Vallahi, billahi, tallahi diyerek, Allah’ı şahit tutarak bir şeyi yapmayı, ya da
yapmamayı taahhüt etmişlerse mutlaka onun gereğini yerine getirirler.
Yeminlerine karşı sâdık davranır onlar.
6. Selâm verilince almak, dâvet
edilince icabet etmek anlamına da gelir denmiştir. Yani onlar kendilerine selâm
veren mü’min kardeşlerinin selâmına ya aynıyla, yahut da ondan daha güzeliyle
mukabelede bulunurlar. Yine mü’min kardeşlerinin her meşrû dâvetine de icabet
ederler.
İşte mü’minin vasfı, ebrâr’ın vasfı, ya
da cennete gitme özelliği bunlardır. İşte bu vasıfları üzerinde taşıyanlar
gerçek mü’minlerdir, Ebrâr’dır ve de cennete gidecek olanlardır. Evet cennet
tanıtıldı, cennette lütfedilecek mükafatlara değinildi ve hemen arkasından da bu
cennetliklerin kimliği tanıtıldı. Neymiş bu insanlar? Hangi özelliklerin
sahibiymiş bunlar? İki özellik anlatıldı. İlk iki özellik:
Demek ki adanılan şeyler yerine
getirilecek. Söz ya Rabbi! Bu-nu yapacağım mı dedik? Allah adına bir şeyler mi
adadık? Bunları ye-rine getireceğiz. Allah adına adadıklarımızı
unutuvermeyelim.
Adanacak şeyler İslâm’a aykırıysa, yani adanacak şey Allah-ın
istemediği şeyse onu adamaktan vazgeçelim. Buna rağmen kefaret ödenecek bir
yeminden dönülür mü? Caizdir diyenler var. Ama za-ten İslâm’ın istediği şey
adanırsa kişi böylece bir gayrete gelecek an-lıyoruz. Meselâ; inşallah ben bu
Kur’an’ı öğrenip insanlara anlatma işini ciddi tutacağım! diyen kişi, aslında
ikinci bir daha söz veriyor de-mektir. Çünkü zaten İslâm istiyor bunu ondan.
Zaten Allah istiyordu bunu ondan. Yani zaten sorumluydu bu işten. Zaten
bırakmayacaktı bu işi. Ama işte böyle zaten yapmak zorunda olduğu bir konuda
yemin ederek kendisini bir daha sorumlu kılıyor adam.
Demek ki kişi sözünün eri
olmalıdır. Gerek Allah’a gerekse insanlara verdiği sözünü yapmaya, yaşamaya
gayret etmelidir. İşte o zaman Allah’ın izniyle cennetlik olacaktır. Çünkü bakın
âyet-i kerîmede cennetliklerin sıfatı olarak zikrediliyor bu konu. Tabi bunun
dışında peygambere verdiği söz, konu komşuya, insanlara verdiği söz de ay-nıdır.
Bunlara da çok riâyet etmek zorundayız. Allah korusun da bu konuda maalesef
müslümanlar çok yaya durumdalar. Öyleyse Allah için sözlerimize, randevularımıza
biraz dikkat edelim. Eğer bir müslü-mana yarın saat 8’de geleceğim demişsek
gelelim. 9’da demişsek ge-lelim. Borcumu şu gün ödeyeceğim demişsek ödeyelim.
Şunu yapacağım demişsek yapalım. Çünkü sonunda bize cennetlik, ya da değil
denecek. Onun için madem ki bu özellik bize cennet kazandıracak, ya da
kaybettirecek o halde dikkat etmeliyiz. Bu konuda çok yayayız ve dolayısıyla
sözümüzü yerine getiremeyeceğimizden korkunca da kaçıyoruz. Söz vermekten
kaçıyoruz, yapamayacağız çünkü. Ama unutuyorsak, bile bile değil de verdiğimiz
sözü unutuyorsak, durumu-muz böyleyse, unutkansak biraz, unutmayı Allah affeder
ama söz vermeyelim daha iyi. Dağıtıyoruz, dağınık yaşıyoruz zaten, öyleyse çok
söz vermeyelim daha iyi.
Cennetliklerin bir özellikleri işte bu.
İkinci bir özellikleri de:
Onlar şerri yaygın, şerri salgın olan bir günden de korkarlar. Yani
kıyamet gününden korkuyorlar. Tabi kıyamet gününden korkmaları programlarını ona
göre yapmaları demektir. İnsanlar neden korkarlarsa ona karşı titiz davranırlar.
İşte bunların kıyamet gününden korkuları var. Her adım atışlarında, her
duruşlarında, yani pozitif ve negatif tüm eylemlerinde korkuları var. Ya hesaba
çekilirken aleyhime olursa bu hareket! Ya cehenneme sürüklerse beni bu duruş?
diye bir korkuları var.
İşte müslümanın temel özelliği
budur, ya da bu özelliği taşıyan kişi cennete gidecektir. Bakalım şimdi bizler
hayatımıza. Acaba var mı bu kadar korku? Yok gibi değil mi? Bunun dışında başka
korkularımız var: Aç kalma korkusu, evimizin, dükkanımızın, okulumuzun,
diplomamızın, maaşımızın elimizden alınma korkusu, polis korkusu, maliyeci
korkusu, hapis korkusu, çek, senet, protesto korkusu, işten atılma korkusu...
Eğer bütün bu korkular,
Korkusundan daha fazla ise gerçekten
iyi değiliz demektir. Dünyalık hangi kaygı, hangi korku olursa olsun ahiret
korkusundan fazla olmamalıdır. Kişi tüm dünyayı kaybetse bile ne yazar. Dünya
işte. Bir daha kazanılır. Kazanılmasa ne olur? Zaten burada kalacağımız zaman
bellidir. Ama ahireti kaybetmek ziyanların en büyüğüdür. Sonsuz bir hayatı
kaybetmek basit bir dünyayı kaybetmek gibi olur mu? O zaman bir bakın
durumlarınıza. Bir gözden geçirin durumunuzu. Gerçekten hangi korkularımız
fazla? Dünyalık korkularımız daha fazla gibi değil mi? O zaman biraz değişelim,
biraz değiştirelim hayatımızı yahu.
~®I[¬O«B²K8
kelimesi;
1. Yaygın olan, yere ve göğe etkisi
yaygın olan demektir. Kıyamet öyledir. Kıyametin etkisi çok yaygındır. Onun
dehşetinin ulaşmayacağı yer, onun dehşetinden etkilenmeyecek yoktur.
2. Salgın olan, şerri, dehşeti salgın
olan demektir; Her şeyi ve herkesi ilgilendiren demektir. Kıyametin
ilgilendirmediği bir tek varlık yoktur. Erkek-kadın, genç-ihtiyar, fakir-zengin,
âlim-cahil, köylü-şehirli herkesi ilgilendiren bir gerçektir kıyamet. Herkesin
her şeyden önce durup dinlemesi gereken, anlayıp kafa yorması ve gereğiyle amel
et-mesi, hazırlık yapması gereken en büyük gerçektir kıyamet. Bu dünyada kıyamet
gerçeğinden, hesap kitap gerçeğinden daha önemli bir hadise
olamaz.
3. Bir de hızlı, süratli anlamına
gelir, seri anlamına gelir bu ke-lime. Kıyamet göz açıp yumacak kadar kısadır.
Kişiye en yakın olan şey onun kıyametidir. Rasulullah efendimizin bir
hadislerinin beyanıyla kişinin ölümü onun kıyametidir. Kişiye en yakın olan şey
de onun kıyametinin kopmasıdır.
İşte böyle bir günden korkacağız,
korkacak insanlar ki o zaman cennete gidecekler. Başka kimler gidecekmiş
cennete? Ya da başka ne özellikleri varmış bu
cennetliklerin?
8-10. “Onlar içleri çektiği halde,
yiyeceği yoksulla, öksüze ve esire yedirirler. Biz sizi ancak Allah rızası için
doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık
suratların bulunacağı bir günde Rab-bimizden korkarız”
derler.”
Demek ki bir de onlar miskine, yetime
ve esire “Ala hubbi-hi” yedirirlermiş. Yani
Allah sevgisi, Allah hatırı üzerine yediririler, veya seve seve yedirirler,
yahut da sevdiklerinden yedirirler.
Bu âyet Kurtubî’nin beyanına göre bütün
Ebrâr olanlar hakkında imiş. Bu âyet filân hakkında inmiştir, falan hakkında
inmiştir gibi kaviller var. Kurtubî, bu görüşleri kenara atmış. Efendim işte bu
âyet önce muhacirler hakkında inmiş, binaenaleyh bu âyet muhacirîni anlatır.
Veya Bedir esirleri hakkında, veya işte Hz. Ebu Bekir, Ömer, Os-man, Ali,
Zübeyr, Abdurrahmân ibni Avf, Ebu Ubeyde hakkında inmiştir diyenler varsa da, şu
aşağıdaki özellikleri o gün bugün
üzerinde taşıyan herkes hakkında inmiştir demek herhalde en güzeli olacaktır.
Yani şu anda bir müslüman varsa, ve o müslüman da y¬±A& ´|«V«2 miskine,
yetime ve esire yemek yediriyorsa tamam âyet onu anlatıyor ve böyle yapanlar
cennete gidecektir diyoruz. Tabi âyeti üstüyle altıyla değerlendirince diyoruz
ki işte bunlar, yani şöyle şöyle yapanlar ibadullahtır. Rahmân olan Allah’ın
kulum dediği, kulluğuna kabul ettiği kişilerin özelliğidir diyoruz. Peki neymiş, ne yaparmış
bunlar?
Bunlar “Alâ hubbihi” yedirirlermiş.
Peki ne demektir alâ hub-bihi?
1. Kendilerinin o yemeğe ihtiyaçları
varken, kendileri acıkmışken ellerindeki yemeklerini miskine, yetime ve esire
yediren kimselerdir. Yemeği sevdikleri halde, ona ihtiyaçları olduğu halde
kardeşlerini kendilerine tercih edip onlara yedirenler.
2. Veya Allah’ı seve seve, Allah
sevgisinden ötürü, Allah hatırına yedirirler onlar yemeği demektir
manası.
3. Sevgi üzere yedirirler, yani bu işi
severek yaparlar. Zoraki, zorlamayla, zorlanarak, kendilerine ağır gelerek,
istemeyerek değil, gönül rahatlığıyla, isteyerek ve severek yedirirler
kardeşlerine.
4. Yemeğin azlığına rağmen yedirirler,
ona ihtiyaçları varken, kendilerine bile zor yetecekken
yedirirler.
5. Ya da sevdikleri yemekten
yedirirler. Beğenmedikleri, sevmedikleri, savmak istedikleri, kurtulmak
istedikleri şeylerden değil, kendilerinin sevdiği, beğendiği şeylerden ikram
ederler onlar.
Peki kimlere yedirirlermiş bunlar
yemeklerini? Kimlere ikram ederlermiş?
Miskine, yetime ve esire. Toplumda ne
yaparsanız yapın asla yok edemeyeceğiniz miskin ve yetimin kimler olduğunu geçen
Bakara’da belirttik.
Esire gelince bunlar,
1. Ehl-i kıbleden esir olanlar, yani
Müslümanların esirleri,
2. Veya müşriklerden esir
olanlar,
3. Veya kadınlar,
4. Veya köleler,
5. Veya müminlerin hapisleri,
6. Veya aklı kıt olanlar manasına
gelecektir.
İşte bunlara da yedireceğiz. Bunlar
yetime, esire, miskine yedirirlermiş ve onlara yedirirlerken de şöyle derlermiş
bakın:
Biz size ancak “Livechillah” yediriyoruz, sizden ne
bir karşılık isteriz ne de bir teşekkür.
“Efendim zat-ı âlilerinizin yüzü suyu
hürmetine! Şeyhimizin, üstadımızın yüzü suyu hürmetine! Peygamberimizin yüzü
suyu hürmetine!” Hani “Yüzünden” diye bir tabir var değil
mi? Meselâ “Senin yüzünden yaptım bunu!” Veya
“Senin yüzünden oldu bu iş” gibi
ifadeler kullanılır. Yani bu işe sen sebepsin! manasına kullanılır ki bu da
ancak Allah’a izafe edilir. yÅV7! ¬y²%«Y¬7 “Allah yüzünden, Allah sebebiyle, Allah
hatırına” denir ve bu ifade Allah’tan başkaları için kullanılmaz Kur’an
ve sünnette. Meselâ: “Li vech-i Ra-sul” Veya: “Li
vech-i fülan”, “Li vech-i falan” yok dinde. Olmaz da. Öyleyse mü’minler
yaptıkları işi Allah yüzünden yaparlar. Allah’tan dolayı yaparlar. Allah’ı razı
etmek için yaparlar. Mükafatını, ecrini sadece Allah’tan beklemek için yaparlar.
Zira o işi yapmalarını kendilerinden Allah istemiştir.
Demek ki yaptıklarını sadece Allah için
yapan, Allah yüzünden ve Allah hatırına yapan o cennetlik mü’minler yedirdikleri
kimselere:
“Biz size ancak Allah için yediriyoruz!
Allah yüzünden yediriyoruz! Allah sebebiyle yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık
isteriz, ne de bir teşekkür” derler. Değilse yedirirken müslümanın başka bir
derdi, başka bir hedefi olamaz. Meselâ efendim ben size yediriyorum. Ben size
yardım ediyorum. O halde siz de benim karşımda şöyle şöyle davransaydınız. Elimi
bari öpseydiniz. Ben gelince ayağa bari kalksaydınız. Sözümü dinleseydiniz vs.
vs. Gerçek mü’minler böyle yapmazlar. Mü’minler yaptıklarını Allah için
yaparlar. Ona başka şeyleri asla karıştırmamaya çalışırlar.
Ama bakıyoruz bugün yemek yedirenlere,
ziyafet çekenlere, ne adına yapıyorlar bunu? Dergiye abone toplayalım, dergâha
adam bulalım, partiye üye kaydedelim, cemaatin sayısını artıralım ya da hoca
desinler, zengin desinler, beni adam yerine koysunlar diye. Bugüne kadar
kazandığım sosyal statümü kaybetmeyeyim diye. Ya da bugün tavuk vereyim de yarın
kaz gelir diye. Ya da kasamı doldurayım, kesemi şişireyim diye. Bugün insanlar
bunun için yediriyorlar. İşte başa kakıyorlar, yedirdiklerini ezme adına
yediriyorlar ki bunların hiç birisi Allah’ın istediği cinsten yedirme ve ikram
değildir.
Bakara’da da ikramda “Men” ve “Eza” olmayacak diyor Rabbimiz. Men
ve ezayla sadakalarınızı boşa çıkarmayın buyurulu-yor.
Menn; başa kakmak, baş kakıncı yapmak,
ötekisi de az şey verip çok şey istemek gibi iki manaya
sahiptir.
Birinci manasıyla menn, iyilik yaptığı
kimseye karşı, infakta bulunduğu insana karşı yaptığı bu iyiliği sayıp
dökmektir. “Ben sana şunu vermiştim! Ben sana şunu yapmıştım!” gibi yaptığı bir
iyiliği sürekli hatırlatıp o kişinin kendine karşı ödemesi gereken minnet borcu
olduğunu sürekli hissettirip durmasıdır.
Hani devamlı anlatılır: İki arkadaş bir
yere giderlerken birisinin şemsiyesi varmış, ötekisinin hiçbir şeyi yokmuş.
Şemsiyeli olan arkadaşını da bu şemsiyesinden istifade ettirerek ıslanmaktan
kurtarmış onu. Ama bunu bir türlü unutmamış adam. İki de bir: “Arkadaş!
Hatır-lıyor musun o gün ne yağmur yağmıştı be! Eğer benim şemsiyem ol-masaydı
sırılsıklam ıslanmıştın! Dua et ki benim şemsiyem vardı!” di-ye sürekli bunu
hatırlatıp durmasından rahatsız olan arkadaşı orada bir ırmağın içine kendisini
atar ve: “Evet senin şemsiyen olmasaydı herhalde bundan daha beter
olmayacaktım!” der. Aslında ecdadımız "birine yaptığın iyiliği hemen unut! Ama
kendine yapılan iyiliği unutma!" der. Birine iyilik yapıldığı zaman hemen bunun
unutulması gerekir.
İnfakta, iyilikte menn olmayacak. Bir
de eza olmayacak. Eziyet ise birine verdiği şeyden, yedirdiği yemekten, ya da
yaptığı iyilikten ötürü ona karşı tahakküm etmeye kalkışmak demektir. Kendisini
harcama yaptığı, infakta bulunduğu kişiden sürekli üstün görmek ve infakta
bulunduğu kişiyi sürekli alçaltmak demektir. Ya da eza tiksindirmek demektir.
İyiliğe balgam atmak demektir. Eğer iyilik Allah için yapılmışsa o buna her
zaman lâyıktır. Binaenaleyh sadaka verenler, yardımda bulunanlar yardımda
bulundukları insanlara karşı bu yardımı psikolojik bir komplekse dönüştürenler,
yaptıkları iyiliklerle karşılarındakini ezmeye çalışanlar bu amellerinin boşa
gittiğini bilmelidirler. Böyle bir iyiliği, böyle kan kusturarak yapılmış bir
infakı Allah hiç bir zaman kabul etmiyor. Çünkü bu amel Allah için değil,
başkaları için veya kendisinin daha faziletli, daha üstün olduğunu ispat etmek
için yapılmış bir ameldir. Zira öyle insanlar vardır ki böyle eziyetlere maruz
kalmaktansa aç kalıp ölmeyi tercih ederler. Kendi şeref ve onurlarını
kaybetmektense yokluk ve sıkıntı içinde yaşamayı izzet ve şerefine mal olan bir
zenginliğe tercih ederler.
Böyle yapmaktansa, onların onurlarını
kıracak, izzet-i nefislerini rencide ederek bir şeyler vermektense onlara güzel
bir söz söylememiz, maruf bir söz söylememiz daha hayırlıdır. Bakara’da öyle
diyordu Rabbimiz:
“Güzel bir söz ve bağışlama, arkasından
eziyet ge-len sadakadan daha hayırlıdır. Muhakkak ki Allah Ğanî-dir,
Hâlimdir.”
(Bakara 263)
Onlara güzel söz söyleyin, tatlı söz
söyleyin, hoş görülü olun. Onlara yardımda bulunarak arkasından burunlarından
getirmenizden, onurlarını kırmanızdan daha iyidir. Şunu hiçbir zaman unutmayın
ki Allah sizden daha zengindir ve sizin bu şekilde yapacağınız yardımlara da
ihtiyacı yoktur. Çünkü İslâm’da eziyetleri engellemek menfaati celp etmekten
daha evlâdır.
İhtiyaçlı olan kişiye güzel söz
söylenir, güler yüz gösterilir. Eğer ona o anda verebilecek bir şeyimiz yoksa:
“Kardeşim şu anda imkânım yok! Allah sana rızık versin! Allah ihtiyaçlarını
gidersin! Allah yardımcımız olsun!” gibi güzel söz söylenir ve de o kişinin
ihtiyacını açığa vurma kusuru affedilirse, hem Allah’ın rızası kazanılır, hem de
ihtiyaç sahibi kişinin kin, haset ve nefreti engellenmiş olur. Allah’ın Resûlü
bir hadislerinde:
“Güzel söz sadakadır. Müslüman
kardeşini güler yüzle karşılaman iyiliktir.”
buyurur. (Müslim)
İnsanlara söylenebilecek en güzel söz
birine bir şeyler verirken, yemek yedirirken şöyle demektir: “Al kardeşim! Bu
benim değil senindir! Ben şu anda sana benim olan bir şeyi değil, senin bizzat
kendinin olan bir şeyi veriyorum. Senin hakkını veriyorum. Bu senin hakkındır.
Bu benim malımın içinde sana verilmek üzere Allah’ın hakkıdır. Allah bunu sana
verilmek üzere bana vermiştir.”
Demek ki mü’min Allah için doyuracak,
Allah için yedirecek. Çünkü mü’min şunu kesinlikle bilmektedir ki Allah
cebindeki parayı ona:
1. Bizzat kendisi için kendi
ihtiyaçlarına harcaması için vermiştir,
2. Ehl-ü ıyalı için, hanımı, çocukları
ve sorumlu olduğu insanlar için vermiştir,
3. Diğer mü’minler için
vermiştir,
4. Diğer insanlar için
vermiştir,
5. Diğer varlıklar için
vermiştir.
Meselâ kış mevsiminde karda, buzda
kalmış mahlukâtı doyur-mak da mü’minin görevidir bu manada. Demek ki birine
yedirirken Allah bana verdiğini zaten senin nam-ı hesabına vermiştir diyeceğiz
ve onun hakkını vereceğiz. Değilse bu benimdi de kendiminkini sana veriyorum!
Sana yediriyorum demeyeceğiz. Evet yedirdiğimiz, ikramda bulunduğumuz
insanlardan bir karşılık beklemeyeceğiz.
İmtihan konumumuzdan dolayı bize farklı
muamelede bulunmaları çok kötü bir iş! Allah aşkına diyorum buna çok dikkat
edelim! Meselâ hocasın diye adam ille de farklı bir yere oturtmaya çalışıyor
seni. Yemeğin güzelini önüne çekmeye çalışıyor. Ya da sana bağımlı bir hayat
programı çıkarmaya çalışıyor. Halbuki unutmayalım:
Olacaktı. Efendim ilim erbabına hürmet
etmeyecek miyiz? İlim erbabına farklı muamele yapmayacak mıyız? Ya anladık,
tamam da ilim erbabını şımartmayacaksın ama. Hakkın yok ki buna! Onu öldürmeye
hakkın yok ki! İşte görüyoruz elini öpmeye çalışıyorlar, ayağını öpmeye
çalışıyorlar. “Filân!” diyor, adını söylüyor hoca efendi, birden ayağa fırlıyor
adam. Veya huzurunda el pençe bekliyor adam. Yapana da günah, yaptırana da günah
bu. Ama gariban onun din olduğunu öğrenmiş öyle yapıyor. Yapması gerektiği
anlatılmış, öyle yapıyor. Kimisi de şaklabanlığından, dalkavukluğundan yapıyor
tabii.
Yapmayacağız, yaptırmayacağız bunu.
Hiçbir şey beklemeyeceğiz insanlardan. Ne elbisemizi giymemize yardım etmelerini
bekleyeceğiz, ne çayı bize vermelerini belleyeceğiz, ne bize çay ikram
etmelerini bekleyeceğiz, ne hizmet edip işimizi görüvermelerini bekleyeceğiz.
Hiçbir şey beklemeyeceğiz insanlardan. Yedireceksek biz yedireceğiz, hizmetse
biz edeceğiz, ayağa kalkmaksa biz kalkacağız, hürmetse, ikramsa biz yapacağız.
Bize yapılmasına engel olacağız. Çünkü bizim için çok zor bir imtihanın
başlangıcıdır bu.
Adam bir kişiye el öptürür, sonra
birine daha, birine daha, derken: Ha! Demek ki el öptürülecekmiş zanneder ve
geçer gider Allah korusun. Sonunda da Allah korusun: “Önüne geçemiyorum ne
yapayım! İnsanlar öpmek istiyorlar, ben de engelleyemiyorum, ne yapayım?” demeye
başlar ve kendi kendisini büyük bir tehlikenin içinde buluverir. Çünkü her
sapıklık, her yamukluk, küçük bir açıyla başlar, değil mi? Yani her ayrılış önce
küçük bir açıdır, hemen dönüp ötekine gidebilirsin, ama gittikçe açıdaki iki uç
arası büyüyecektir ve uçurumlar oluşacak ve ne yapacağını şaşıracaktır
insanoğlu.
Öyleyse biz de insanlardan hiçbir
teşekkür beklemeyelim. Aldığımız maldan ikram bile beklemeyelim. Hatta alışveriş
yaptığımız insanlar bizi tanımıyorlarsa tanıtmayalım kendimizi.
Rasul-i Ekrem Efendimiz bu hususu
anlatırken, gerçek mü’mi-ni, gıpta edilecek mü’mini tarif ederken şöyle buyurur:
“Benim yanımda en gıpta edilecek
insan şu özelliklere sahip olandır: 1: Yükü hafif olan; 2: Namazdan nasibi olan;
3; İnsanlar arasında sıradan biri olan ve kendisine özel muameleye razı
olmayan;4: Kendisine özel bir paha biçilmesine razı olmayan; 5: Rızkı yeterli
olup ona sab-reden; 6: Ölümü kolay olan; 7: Mirası az olan; 8: Ve arkasından
ağlayanı az olandır.
1:
(Hafifül hâz)
Birinci
özellik, yükü hafif olan. İnsanın yükü, insanın endişesi, sırtına aldığı,
kendisini sorumlu kıldığı, benimdir dediği yük, altında ezildiği yükü hafif
olacakmış. Yâni dünyadan yükü, dünyadan yükleneceği yükü hafif olacakmış. Veya
haliyle, ahvaliyle, yakınlığı sebebiyle, arkadaşlığı sebebiyle kendisi ve
başkalarına yük değil. Ne kendisine ne de başkalarına yük olmayacak. Yâni hayatı
kendisine yük edinmiyor. Hiç mi? Tabi biraz, yâni hafif olabilecek. İşte bu
insan, bu mü’min kişi ev sahibi olarak, ya da misa fir
olarak, alan ya da satan olarak, veren ya da alan olarak insanlara ve kendisine
yük olmuyor. Hayatı bu anlamda kendisine yük etmiyor. Allah kendisini hangi
ortamda, hangi konumda imtihan ederse etsin onun kendisinin cennet sebebi
olduğunu biliyor. Veya hastalık olabiliyor, çok yük değildir onun için, olacak
demeyi biliyor. Zenginlik ya da fakirlik konusundaki tavrı da öyledir. Olacak bu
diyebiliyor. Evinin olup olmaması konusunu da dert edinmiyor. Evi var veya yok,
yük etmiyor kendisine. Yükü hafiftir çünkü. Ya da sırtımda bir küfem olsun, bir
hayat küfem olsun, içine şunu da atsam, bunu da doldursam, bir de şu şu olsa
diye pek o kadar yük beklentisi içinde değildir bu mü’min kişi. Yükü hafiftir.
Meselâ
kitabımızın bize Ahsenü’l Kasas olarak tanıttığı kıssaların o gibi olunması
gereken bir konumu bize tanıtan en güzel kıssa olarak Yusuf kıssasında, Yusuf
aleyhisselâm adına örneklenen bir konu. Düşünün, Yusuf’sunuz. Öz kardeşleriniz
sizi öz babanızdan ayırıyorlar. Öz kardeşleriniz size işkenceyi, ölümü reva
görüyorlar. Olsun, yük etmeye değer mi? Değmez elbette, olacak o kadar. Öyle
yaptı değil mi yasal örneğimiz Yusuf aleyhisselâm? Yük etmedi bunu çok fazla.
Yâni hafifti bu onun için. Peki sonra? Peygamber çocuğu olarak peygamber evinde
büyüyen sen, bir köle olarak eşyalar arasında satışa hazır bekliyorsun. Yük mü?
Hafif. Olacak.
Sonra,
sen ki insanlığın köleleştirilmelerine karşı, onların hürleştirilmelerine sebep
olmanın bayrağını temsil eden bir peygambersin. İnsanlar herkese ve her şeye
karşı hür ama, Allah’a karşı kul köle olsunlar davasının ortaya konması
görevlendirilmiş bir elçi olacaksın, ama kendin Mısır köle pazarında satılmak
üzeresin. Haydi yük et istersen. Haydi dert edin ve ezil altında bu yükün?
Yapmadı öyle Yusuf aleyhisselâm. Ki olacak diyebildi. Ya sonra, sarayda
birisinin kölesi oluyor, azizin karısı. Böylece kadınların entrikaları başlıyor.
Aman Al-lah’ım, bu sosyete kadınlar da nasıl numara çekiyorlar? Ne planlar
peşinde koşuyorlar? Her şey Yusuf’un başına geliyor. Ne fark eder? Ezilsin
bitsin mi? Kendi kendini kahretsin mi? Ya da onlara uyuversem de bu kâbus bitsin
mi deyiversin? Hayır, dinlemedi de nitekim. Ya Rabbi, bunların beni kendisine
davet ettikleri zina ve zindan, zindan benim için daha hayırlıdır demedi mi?
Düşünün böyle gidilen bir zindan yük olur mu, sıkıntı olur mu insana? Öyle de
oldu ve dini anlatma imkânını neredeyse ilk defa orada buldu diyebiliriz.
Yükü
hafifti çünkü Yusuf’un. Mü’min insan, mü’min olmayı insana öğreten bir insan
elbette öyle olacaktı. Sonra, orada unutulmuş bir kimlik, ama yine Allah’la
beraberliğin yaşandığı bir ortam. Sonra, geri kalanlar, siz okuyuverin bir
zahmet Yusuf sûresini.
Müslümanın
hayatı yük etmemesi gerekiyor. Ama o kadar ilgisiz, o kadar alâkasız mı olsun
her şeye? Fark etmez mi desin? Olmuş ya da olmamış, ne fark eder mi desin?
Dünyaya evet, ama her şeye hayır. Çünkü iki:
2:
“Zü hazzın minessalah”
Namazdan
bir payı var bu kişinin. Dert ettiği, dert edinmesi gerektiği, yük edinmesi
gerektiği bir şeyleri var onun. Her şeyi boş vermiş değil yâni. Yâni dünya bu ne
fark eder diyecek dünyalığa, ama geri kalanlara öyle değil. Hani meşhur bir söz
duyarsınız; Hiç ölmeye-cekmiş gibi dünya için, yarın ölüverecekmiş gibi de
âhiret için çalış.
Bugün
mü öleceksiniz, yarın mı? Ona göre plan yap diye bir söz daha vardır. Eğer bugün
öleceksen, ya da yarın öleceksen, ama yapacağın işe göre plan yapacaksın değil
mi? Eğer yapacağın iş dün-yada kalacak bir iş ise, yapacağın iş sadece dünyanın
imarı ile ilgili bir iş ise, olmasa da olur ama, işte hayatın gereği olarak
yapıyoruz, kesin yasak olmadığı için ilgileniyoruz diyeceğiniz cinsten bir iş
ise eh hiç ölmeyecekmiş gibi davranın. Evi bada mı edecektin? Bugün yapmak
zorunda değilsin ki, nasıl olsa ölmeyeceksin, yarın yaparsın, ö-bür gün
yaparsın, gelecek ay yaparsın, gelecek yıl yaparsın. Dünya işi değil mi bu, ne
fark eder? Buranın betonunu değiştirecektin, buraya taş döşeyecektin yâni dünya
işi değil mi? Öyle de olur, böyle de değil miydi? Nasıl olsa ölmeyeceksin.
Ama
hep öyle mi davranacaksın? Hayır, öyle değil İsrâ, Kehf, Meryem, Tâhâ ve Enbiyâ
sûreleriyle ilgili Abdullah Bin Mes’ud Efen-dimizden bir söz duydum, diyor ki;
“Bunlar beni özgürlüğe kavuşturan ilk beş sûredir.” Ne yapacağız öyleyse? Nasıl
olsa ölmeyeceğim canım, gelecek sene okurum, daha sonra okurum demeyeceğiz. Eğer
bir kölelikten kurtuluş, bir özgürlük arayışı, eğer bunun engeli sanki
prangalar, sanki duvarlar, sanki cendereler, sanki tel örgüler mi var?
Şahsiyetinin çepeçevre kuşatıldığının farkına mı vardın? Özgürlükten yana bir
arayışın içine mi girdin? İşte bunun çaresi bu beş sûre. Haydi hemen başla
okumaya ya ölürsem özgür öleyim diye.
Evet
her şey bir yana, ama namazdan bir payı var bu müslü-manın. Öyle bir derdi var.
Öyle bir sıkıntısı, yükü var. Çünkü her şey boş, ama namaz öyle değil. Peki
nasıl bir namaz? Oruçsuz, hacsız, zekatsız, şehadetsiz, tevhidsiz, imansız bir
namaz mı? Olmaz öyle şey. Peki ya nasıl bir namaz? Allah’la diyalog kurmayı
gerçekleştiren bir namaz. Allah’tan mesaj almayı, Allah’a tekmil vermeyi ortaya
koyan bir namaz. Dinin özü bir namaz. Hayatı düzenleyen bir namaz. Hayatın
direği olan bir namaz. İmanın ifadesi, imanın dışa yansımasını gerçekleştiren
bir namaz. Allah’a giden yolun simgesi, sembolü bir namaz. Bunu dert edinecekmiş
o kişi. Ana derdi, temel derdi, ilk derdi bu olacakmış. Buna kavuştuğu, buna
eriştiği zaman gerisi kolaydır. Gerisine ne gam ki zaten? Allah’la irtibat
halinde olduktan sonra, Allah’la irtibatını kurabildikten sonra, Allah’la
diyalogu gerçekleştirdikten sonra gerisine ne gam? Böyle bir kişi için ne fark
eder ki dünya yanmış, yıkılmış, var olmuş, yok olmuş?
Namaz,
İslâm’ın istediği, peygamberimizin örneklediği bir namaz. Meselâ münkerat ve
fuhşiyattan bizi alıkoymayan namazın namaz olmadığı söylüyor Kur’an. Ya da dini
ayağa kaldırmayan bir namaz, namaz değildir diyor Allah. Namazdan gafil bir
namaz, namaz değil diyor Kur’an. İslâm’ın namaz dediği namazdan bir payı olacak
bu kişinin.
Namaz
konusunda şöyle kendi kendinize Allah için durup bir düşünün. Acaba peygamber
efendimizin namazla ilgili kaç tane sözü, ne kadar tavrı var, bunlardan siz ne
kadarını biliyorsunuz, öyle olunca sizin namazınız peygamberin namazına ne kadar
benziyor? Acaba Kur’an’da namazla ilgili ne kadar âyet var, siz onlardan ne
kadarını duyabildiniz, fark edebildiniz, anlayabildiniz, öyleyse sizin namazdan
payının ne kadar olabilecektir? Allah için bunun üzerinde bir kere daha bir
düşünün.
Namaz,
sanki Allah’ın benim bedenime karışmasının özel ifadesidir. Ben böylece namaz
kılarak; ya Rabbi elime, ayağıma, gözüme, kulağıma, başımdan ayağıma tüm
vücuduma, sağa sola bakma-ma veya gözümü bir yerlere döndürmememe kadar her
şeyime karışırsın diyor ve bunu namazla ortaya koyuyorum demektir. İşte bunu
dert ediniyor, kafaya takınıyorum. Bir namazdan sonra ötekini bekli-yor, iki
namaz arasında Allah’tan aldığım mesajı hayata hakim kılmaya çalışıyorum. İşte o
zaman namazdan payım var demektir. Değilse namazdan önceki ben ile, namazdan
sonraki ben hiç fark etmiyorsa, sanki Allah’la hiç buluşmamışsam, sanki O’nunla
görüşmemişsem, sanki O’na hiçbir şey dememiş, O da bana bir şey söylemişse
kıldığım namazın bana ne faydası var?
Veya
ben dini sadece namazdan ibaret zannetmişsem, namaz kılınca her şey tamam
diyorsam, olmaz öyle şey. Çünkü namaz, bireysel planda Allah’a kulluğun özel
adıdır. Kendi başımıza da kılabileceğimiz bir namaz. Ama nasıl ki namaz için bir
takım şartlar vardır, hayatın kulluk olarak düzenlenmesinin şartlarıdır onlar.
Meselâ ha-desten taharet diye bildiğimiz bir abdestimiz olacak. Bu görünmez
pisliklerin temizlenmesi adına yapılan bir temizlik birimi değil midir? Biraz
daha düzgün söyleyelim: Yani hadesten taharet dediğimiz gerekiyorsa gusletmek,
ama değilse abdest almak, vücudumuzda insan gözüyle görülmeyen pisliklerin
temizlenmesi eylemi değil mi? Öyleyse namaz denilen ana kulluk programı görünmez
pisliklerden arınmanın programıdır başta, öyle yapabiliriz ancak. Onun içindir
ki abdesti olmayanın namazı yoktur. Peki ya görünen pislikle kalsın mı? Hayır,
onlardan da temizleneceğiz. Demek ki temiz bir ortam oluşturacağız. Küfürden,
şirkten, nifaktan, isyandan temizlenmiş, her türlü görünür görünmez mikroplardan
temizlenmiş bir ortamın insanı olacağız.
Başka,
bir de setru’l avret öğrenmiştik çocukluğumuzda. Yani örtüneceğiz, çırılçıplak
gidilmez bu göreve. Bir şeyler edineceğiz, bir şeyler kuşanacağız, sanki özel
bir görevin ifası adına bize ne gerekiyorsa onları alet ve edevat olarak
yanımıza alacağız. Yani kulluğumu-za gerekli olan şeylerin derdinde olacağız.
İşte insanın namazdan bir payı vardır demek bunlarla beraber olmak anlamına
gelmez mi? Dahası, zamana dikkat etmeliyiz. Öyle zamansız hareket etmek yoktur.
Zamanı iyi belirleyecek, zamana hakim olacak, zamanı iyi gözetleyecek, zamana
dikkat edeceğiz, riayet edeceğiz. Çünkü zaman çok ö-nemlidir namaz için. Öğle
vakti yatsıyı, ikindi vakti sabahı kılamayız. Ya da aklımıza ne zaman gelirse o
zaman kılamayız. Mesela yatsıdan sonra beş vaktin timinin defterini dürmeye
kalkışamayız. Hani de-ve iğnenin deliğinde geçene kadar kâfirler cennete
giremezler diye bir âyet vardı ya, sanki o gibi söyleyelim: Olur olur belki,
yatsı namazından sonra değil hattâ haftada, ya da ayda bir kere bütün namazları
kılsanız da olur diyelim, ama hangi şartla? Bir ay yemek yemeyeceksiniz, bir
kerede tüm bir ayın sonunda yiyeceksiniz. Bir su içmeyecek hepsini sonunda
içeceksiniz. Olur mu böyle bir şey? Madde planında olmaz diyen sizler, meselâ
bir ay çay içmeyeceksiniz, bir gecede tümünü içeceksiniz, olur mu böyle şey.
İşte namazdan bir payı olmak, zamana dikkat etmektir. Peki ya hedef tespitine ne
diyeceksiniz? Ras gele bir namaz, istediğinin yöne dönerek kılınacak bir namaz
olmaz değil mi? Planınız, programınız olmalı, hedefiniz Kâbe olmalı, kıbleye
dönmelidir.
3:
“Ğâmizun finnas” 4: “Lâ yu’beu leh”
Bir
de bu kişi insanlar arasında sıradan birisidir. İnsanlar içinde sıradan birisi
olarak yaşar. Kendisine özel bir paha biçilmesine razı değil. Kendisine özel
muameleye razı değil. Özel bir muamele iste-miyor. Peki ama imtihan konumu onu
özelleştiriyorsa? Bir toplumda o gibi bir tane varsa? Bir bölgenin tek
yöneticisi durumundaysa? Din anlatan en önde makamdaysa? Zenginlik olarak,
ekonomik güç olarak, siyasal güç olarak birinci sıradaysa? Ustalık olarak
birinci sıra-daysa? Hastalık olarak birinci sıradaysa? Ya da farklı bir özelliği
varsa ne yapacak o kişi? Yâni Allah onu özel bir durumda imtihan ediyor-sa bir
şey yapmasın ama, kendisine böyle özel muamele yapılmasını istemeyecek. Çünkü
imtihan sorularının farklı olmasından dolayı insanların kendisine farklı
davranmalarına razı olmayacak. İnsanlar arasında sıradan bir insan gibi, herkes
gibi olacak.
Bunu
söyleyen peygamberim elbette bunu en güzel örnekleyendi. Herkes gibi, ya da onun
gibi olmak isteyen herkesin olabileceği gibi bir hayatı vardı onun. Yâni asgari
seviyede bir düzen. Herkesin kendisine benzeyebileceği bir hayat yaşamıştır.
Evine gelen garibanlar sevgililerinin hayatını görünce kendi
Müslümanlıklarından, yaşadıkları hayattan izzet ve şeref duyuyorlardı.
Peygamberlerinin de ken-dileri gibi bir hayat yaşadığını gördükçe zerre kadar
bir eziklik, bir şahsiyet bozukluğu, bir aşağılık duygusuna kapılıyorlardı.
Ama
bakıyoruz bugün insanlar, liderlerini, efendilerini, şeyhlerini çok lüks bir
hayatın içinde gördükçe onların standardına ulaşamadıkları için büyük bir
aşağılık duygusuna düşüyorlar, şahsiyet bozukluğuna uğruyorlar. Onları
yaşadıkları hayata, onların sahip oldukları arabalara, onların standartlarına
ulaşabilmek için gecelerini gündüzlerine katarak bir çalışmadan yana, daha çok
kazanabilmek için karılarını, kızlarını da çalıştırmadan yana tavır
alıyorlar.
Peygamber
Efendimiz öyle değildi. O herkesin, en gariban birinin bile ulaşabileceği bir
hayat yaşıyordu. Yâni geliyormuş bir adam peygamberin de içinde bulunduğu bir
meclise, hangisinin peygamber, hangisinin değil olduğu belli olmayacak bir
meclis. Kendini diğer insanlardan ayırt edecek bir özellik taşımayan bir
peygamber varmış orada. Sıradan bir insan. Oturduğu mecliste ne farklı bir
makamı, ne farklı bir kıyafeti, ne bir koltuğu vardı onun. Hattâ taşradan gelip
de onu tanımayanlar soru sormak için peygamber zannıyla bazen Ebu Bekir
Efendimize, bazen Ömer Efendimize yöneliyorlar da onlar da hayır peygamber
karşıda diye uyarıyorlardı. Sıradan biriydi peygamber.
Anlatılır
ki Bizans’tan bir adam gelir Medine’ye. Arabistan’ı Ye-men’i, Hadramut’uyla,
hattâ Gassan ve Şam diyarıyla, dahası Mısır’a doğru, İran’a doğru bütün
beldeleriyle fethetmiş bir toplumun reisiyle, yani Ömer efendimizle görüşmek
ister. Bir devlet başkanı diye kafasında canlandırdığı bir model arar. Der ki;
ben reisinizle, başkanınızla, emirinizle, melikinizle görüşmek istiyorum.
Ararlar biraz Ömer efendimizi, adam yadırgar. Bu ne mennem şey? Onun sarayı,
köşkü, korumaları yok mu? Der. Yâni onun makamı, makam arabaları filan yok mu?
Çok yabancı kelimeler bunlar müslümanlar için. Ama müs-lümanların tavrı da gelen
yabancıya karşı çok garip ve yabancıdır. Adam gerçekten şaşırır. Derler ki o da
biz gibi bizimle beraber yaşar. Bu dediklerinizin hiç birisine ihtiyacı yoktur
hepimiz gibi. Şimdi bu sözleri duyan adam donsun mu, çözülsün mü? Erisin mi,
kalsın mı? Ne yapacağını bilemez şaşkınlıktan. Sonra bulamadıkları Ömer için
derler ki, bazen şehrin dışında şöyle dinlenmek için bir ağaç gölgesine gittiği
olur. Haydi öyle bir bakalım. Gerçekten de öyledir o gün mü’-minlerin emiri.
Şöyle şehrin dışında bir hurma ağacına yaslanmış, din-lenen bir Ömer vardır. Bir
İslâm devletinin, bir müslüman toplumun başkanıdır. Emiru’l mü’minindir, ama
kendi başınadır. Korumaları yok, bekleyenleri yok, muhafızları yok kendi başına
bir insan. Adam ama gerçeği söyler: Der ki, uyu Ömer uyu. Uyumak senin
hakkındır. Çünkü sen korkacak bir şey yapmadın ki.
İşte
böyle insanlar arasında sıradan biri olmak. Herkes gibi ol-mak. Özel muamele
beklememek. Mesela bir fabrika, bir büyük iş ye-ri ve orada çalışan biri, ya da
kapıda bekleyen birisi, ya da şoförlük yapan birisi. Olsun mu olmasın mı bilmem.
Ama hayatın içinde bir ör-nek olarak düşünün. Ne dersiniz, o iş veren mi, o iş
alan mı daha al-çak, ya da daha üstündür? Allah birini malla, diğerini de
malsızlıkla imtihan ediyor. Henüz daha kimin kazandığı, kimin kaybettiği belli
de-ğildir. Ölünceye kadar devam edecek bir sınavın insanıdır her ikisi de. Ne
yapsınlar? Devam etmeyecekler mi sınava? Öyleyse diyebilecek mi zengin olarak
imtihan olunan; ben farklıyım, bana özel muamelede bulunacaksınız? Ben ayrı, ben
ayrıcalıklıyım diyebilecek midir? Ötekisi der; ben fakirim, bana özel muamelede
bulunun. Bana saygı duyun. Eğer ben fakir olmasaydım sen zekat görevini yerine
getiremezdin. İslâm’ın temel prensiplerinden biri olan zekat ibadetini
yaşayamazdın. Ben olmasaydım sen ne yapacaktın desin mi o da? Hayır, o da
demesin, berikisi de demesin. Allah onu da, onu da imtihan ediyor. Her ikisi de
hem cennet kazanabilirler, hem de cehennem.
Başka
bir örnek daha verelim. Meselâ yerinde duramayacak kadar hastalık içinde
kıvranan bir hasta, baş ucunda bir hasta bakıcı, ziyaretine gelen, çağrılan, ya
da rol icabı, para icabı, görev icabı bu işi yapan bir doktor. Söyleyin, hangisi
daha üstün durumda? Hangisine özel muamele edilsin? Yani konumumuz gereği, Allah
bizi şu sorularla imtihan ettiğine göre, farklı sorularla imtihan edilenlerden
üstünüm demeye kimsenin hakkı yoktur. Yani sanki bütün insanlar imtihan
salonundalar, herkese Allah imtihan soruları gönderiyor, garip bir tecelli ki,
herkesin imtihan soruları farklıdır. Hattâ iki kardeşin bile ayrı ayrı sorularla
imtihan edildiğini biliyoruz. İşte bu durumda bu sorulara eğer kişi kendisinin
üstünlük sebebi olarak bakıyorsa işte bu yanlış olacaktır. Ya ne yapacak? Asla
kendisine özel muameleye razı olmayacaktır.
Mesela,
Allah hiç birimizi hoca etmesin, iyi bir müslüman etsin. Bir yerlere ziyarete
gitmektedir hocalar, kapıdan girmeden insanlar ayağa kalkıyorlar. Tabi
bilgisine, söylediğine, söyleyeceğine saygı için ayağa kalkıyorlarsa, ama
peygamberim; oturun diyorsa onlar da otursunlar. Ayrılırken de ayağa kalkılması
yasaksa o zaman onlar da ayağa kalkmadan saygılarını duysunlar. Mesela öyle bir
konumda bana saygı duyup sevgi besliyorsanız, bana ikramda bulunacaksanız,
öyleyse gelin benim sebebimle yapılırsa sevabı bana da ait olacağından bir
Kur’an öğrenmeye, bir sünnet tanımaya çalışın demem herhalde o saygı duyulan
kişinin temel görevi olmalıdır. O zaman elbette daha güzel olacaktır. Kendisine
özel muameleye razı olmayacak, im-tihan sorusunun hem onun başarısına, hem de
kaybına sebep olabileceğini unutmayacaktır. İşte böyle bir
insanın.
5:
“Kâne rızguhu kifafa” Onun rızkı yeterincedir. Yani rızkın yeterince olmasında
ölçü arıyorsunuz galiba. Bu tabir bize o kadar yabancı ki, bundan o kadar uzak
büyümüşüz ki, rızık nasıl yeterince olur? Eh elhamdü lillah, yetiyor da artıyor
da demek mi? Biraz öyle gibi, ama ben farklı bir tabir yakalamaya çalıştım.
Rızkın yeterince ol-ması demek; o rızıkla bizden istenen kulluğun yapılabilir
oranda olması demektir. Yani ben bana tahsis edilen rızıkla benden istenen
kulluğu yapabiliyorsam, ekmekle su ile, hava ile yiyecek içecek ile,
gi-yeceğimle kuşanacağımla veya benzer imkanlarımla ben Allah’a kulluk
yapabiliyorsam, böyle kulluk yapılabilecek bir imkân sunulmuşsa bana, eh
yeterincedir o. Yetmez mi? Öyle demeli değil miyim? Ama açlıktan kıvranıyorsam,
günlerce yiyecek bir şey bulamamışsam, namazda üzerime örtecek kadar bir örtü,
bir elbise, çoluk çocuğumun açlığını ölümden koruyacak kadar sağlayacak bir
ekmeğe, rızka imkân vermiyorsa durumum, eh o zaman o rızkım yeterince olmasın.
Yani
hani ana karnında öyle demiyor muydu peygamberimiz; ana karnında kendisine can
tahsis edilen her insana rızık, ecel, amel hep belirleniyordu. Herkes için
verilen tamamdı zaten. Belliydi zaten. Ama bana tahsis edilen rızkın önüne
kâfirler, zalimler engeller koymuşlar, barikatlar koymuşlarsa, falanın malında
benim için ayrılacak tahsisa tı
onlar bloke edip bana vermemişlerse, veya bana tahsis edilen onun çocuğunun
zevkine, onun köpeğinin mamasına ayrılmışsa o zaman ben ne yapayım? Elbette
rızkımın birilerinin ağzımdan sökülüp alındığını veya elimden çekilip alındığını
zannediyorum.
Peki
rızkı yeterliyse ne yapacakmış bu adam?
7:
“Ve sabera aleyhi”
Dayanıp
direnecek, devam edecek kulluğuna, onun öyle olduğunu, onunla sabretmesi yani
kulluk etmesi bilincinde olacaktır. Bu model insan böyle olacakmış. Yani
Allah’ın kişiye kulluk yapabilecek kadar rızık verir, bunu bilecek ve o rızıkla
da o kişi kulluk yapacak. Galiba ondan dolayı belli bir miktar değil, belli bir
oran infak etme görevimiz, zekat verme sorumluluğumuz var. Mesela yıllık geliri yüz milyon olanla, yüz milyar
olanın vereceği miktar hep oranlama onda bir ise, hep aynı olacaktır, ne fark
eder de? Hattâ bir tane hurması olan kişi onun yarısını verebiliyorsa, infak
edebiliyorsa, on ton hurması o-lan beş tonunu infak edince aynı seviyeye gelmiş
olacaktır.
“Ve
sabera aleyh” Allah’ın kendisine yeterince rızık vereceğine inanan bu kişi ve
onunla kulluk yapmaya devam eder. Bıkıp usanmaz. Eyvah demez, daha olsa da ondan
sonra kulluğa yönelsem de-mez. Zengin olduktan sonraya bırakmaz kulluğu. Yani
hele dükkanı bir ayarlayayım, hele işimi yoluna bir koyayım, şöyle altınları,
mark-ları, dolarları hizaya bir getireyim ondan sonra Kur’an ve sünnete sıra
gelsin demez o kişi.
Böyle
biraz yakın akrabalara din anlatıyordum. Yeri geldi diye az biraz dükkan ve
tezgahlarıyla, mali konum ve durumlarıyla, dünyayı kucaklama sevdalarıyla Kur’an
ile ilgilerini mukayese ederek anlatma imkânım doğdu. Dedim ki on yıl önceye
göre…..
Benden
sonra aralarında tartışmışlar. Bu adam bize dükkanlarınızı kapatın diyor
diyenler olmuş. Kimileri hayır, ama dükkan lafı bile etmedi, olmaz böyle şey
diye savunmaya ve anlamaya çalışmışlar. Üç gün sonra beni buldular. Sen böyle
dedin mi dediler. O zaman de-medim ama şimdi diyorum, haydi buyurun kapatın
dükkanlarınızı dedim. Tabi şaşırdılar. Yani bir müslüman, müslüman olarak Kur’an
sünnet anlatırken müslümanca söz söylüyorsa hiç dükkanınızı kapatın der mi? Hiç
olacak şey mi bu? Dercesine yüzüme baktılar. Ben dedim ki, dinleyin, yıllardır
Kur’an’ı kapatıp dükkanlarınızı açtınız. Ha ne olacak mevcudu harcayıncaya kadar
da Kur’an’ı açıp dükkanı kapatsanız ölür müsünüz? Yanlış mı bu dedim. Ama benim
asıl anlattığım o değildi. Benim asıl anlatmaya çalıştığım Kur’an’a zaman
ayırın, sünnete zaman ayırın hepsi bu.
Eğer gözümüz Kur’an ve sünnete kapalı, Kur’an ve sünnet de gözümüze
kapalıysa dükkanlarımız açık olmuş kapalı olmuş ne fark eder de?
8:“Acilet
meniyyetuhu”
Bu
insan ölüme hazırdır, ölümü kolay olur, ölümü acele olur bu insanın. Bu model
insanın, bu gerçek mü’minin ölümü kolay olur.
9:
Bir başka özelliği de: “Ve galle türasuhu” Mirası az olur. “Ve gallet bevakiyhi”
Ve
arkada ağlayanları da az olur. Ölümle ilgili bu son üç özelliği yeniden bir kere
daha söylemeye çalışalım. Demek ki bu model in-san, gıptaya layık insan, onun
gibi olunması gereken, örnek alınması gereken bu örnek insan ölüme hazırmış her
zaman. Öyle ya, can bir emanettir kendisinde ve ne zaman istenirse hemen vermeye
hazır kıl-mış. Ne zaman ve kim istedi, Allah haber mi gönderdi, buyurun, işte
canım diyecek kadar hazır. Çünkü her an hesabını ona göre yapıyor.
Bir
adama emanet para verseniz daha sonra gerektiğinde alırım senden diye. O da; yok
yahu henüz bu adamın parası ona lazım değildir, oğlu yeni askere gidiyor,
dükkanı tezgahı yerinde, evi de var, arabasının modelini yeni değiştirdi, en
azından bir iki sene buna para lazım olmaz diye birazını eniştesine, birazını
bacanağına, birazını komşusuna, birazını kendisine dağıtsa. Siz de aksilik bu
ya, bir ay sonra arkadaş lazım oldu, paramı isterim deseniz. Nasıl da çabalar
değil mi adam? Hiç de hazır değil çünkü.
Peki
ya ikinci bir model olarak örneklesek. Bu adama nasıl olsa hemen para lazım
olmaz diye götürüp parayı evinde düzgün bir yere bıraksa. Haydi parayı dediğiniz
zaman, eve kadar gitmek zorundadır. Ama öyle değil de verdiğinizi yanında,
cebinde taşısa, harcamasa, ezip bozmasa, değiştirip karıştırmasa. Gece mi?
Yanında. Gündüz mü? Hep yanında. Ne zaman isterseniz isteyin ne fark eder? Peki
can da böyle değil mi? Aslında isteyen zaten alacağına göre, alabilecek güçte
olduğuna göre, biz de hemen onu hazır etmeli değil miyiz? Ölüm mü? Ne zaman
gelirse gelsin ne fark eder?
Böyle
demek zorunda idik, ama bizim daha yapacak çok işlerimiz var. Bizim daha çok
hesaplarımız var. Bizim daha yapacağımız tevbelerimiz, istiğfarlarımız varsa.
Efendim, daha biz tevbe edemedik, istiğfar edemedik. Biz istiğfar edecektik
zamanını yakalayamadık, tev-be edecektik gününü bulamadık. Biz pişman olacaktık,
bizim daha hesabımız vardı. Henüz oğlumuzu everemedik, kızımızı çıkaramadık,
dükkanın ikincisini, tezgahın üçüncüsünü açamamıştık. Hesaplarımız, plan ve
projelerimiz vardı. Biz onları yaptıktan sonra ölecektik. Yaşımız daha kırktı,
elliydi, gençtik daha. Biz daha Kur’an sünnet tanıyacaksak, devlet kuracak,
cihad edecektik diye bizim hep böyle beklentilerimiz, plan ve programlarımız
vardı diyerek ölümsüz bir hayatın adamı olmuşsak elbette ölüm zor olacaktır
değil mi? Melekler gelmiş verin canınızı deyince ne yapabiliriz? Dikkat eder
misiniz, sanki sadece müslümanlar için değil, kâfir dünya için bile ölümü
istemeyen bir halimiz var bizim. Sanki hiç ölmeyecek o insanlar. Sanki o
zalimler, o azgınlar hiç ölmeyecekler.
Ama
gerçek mü’min ölüme hazırdır. Tere yağdan kıl çeker gibi. Çünkü hazırlıklı buna,
rahat ve huzur içinde.
Böyle
ölmüş bir insanın mirası az olur. Haydi bakılım, taşınmak zorundasın, bu evi, bu
hayatı, bu eşyaları terk etmek zorundasın, bu evi, bu dükkanı bu tezgahı
bırakmak zorundasın deseler, haydi bakalım yükle bunları deseler nesi var
adamın? Bir valiz, belki bir yatak, bir yastıkla öğretmen olarak gittiği
bölgeden iki sene sonra dö-nerken, ya da bir başka yere nakledildiğinde bir
kamyon eşyayla gidenlerin kulakları çınlasın.
“Ve
galle türasuhu”
Mirası
da az olurmuş o kişinin. Bakın, ne kadar da gerçekçi ifadeler. Mirası hiç
olmazmış değil. Hiçbir şeyi olmasın değil. Mümkünse gittiğim evlerde mutfağa
bakmayı severim, tabi izin alarak. Do-lap filan varsa yiyecek konulan onları
açar bakarım. Çünkü öyle garip, öyle acayip dolaplar görmüşüm ki, yiyecekler
neredeyse yere dökülüyordu, o kadar doldurmuşlardı onu. Ama bir de bir başka ev
gördüm ki, iki çocuklu bir ailenin mutfağıydı bu, üç tane soğan, beş tane
patates. Bir tabakta en fazla altı, haydi yedi olsun zeytin var, iki tane yarım
kiloluk paket makarna, çaydanlık ve çay bardakları. İki kişi, iki de çocukları
dört kişilik bir ailenin mutfağında gördüğüm manzara bu. Peki bu adamlar ölünce
miras olarak ne bırakacaklardır?
“Ve
gallet bevakıyhi”
Bir
de ölünce ağlayanları az olurmuş bu kişilerin. Ağlayanlar.. Tabi önce bu insan
ölünce ağlanmayacağını anlattığı içindir her halde. Değilse, oh ne hoş ne âlâ,
üzülmeyelim, kurtulduk elhamdü lillah manasına değildir. En’âm sûresindeki bir
âyetle; zalim, hain, din düşmanı bir adam ölünce “Fe gutıa dabiru’l
gavmilleziyne zalemu vel hamdü lillahi Rabbi’l âlemin” denirdi ya. Yani oh
kurtulduk manasına bir ölümle ölmez bu insan. Ya ne? Ağlanmaması gerektiğini
anlatmıştır çevresindekilere. Ha, sesli ağlanmaz. Feryad ü figanla ağlanmaz.
Ağladığını ifade ederek gösteriş için ağlanmaz. Resûlullah Efendimizin hadisiyle
tekrar edelim; “Göz yaş döker, kalp hüzünlenir, ama biz doğruyu söyleriz”
diyordu peygamberimiz. Oğlu İbrahim’in vefatında da öyleydi, torununda da öyle.
Evet öyle ağlanır ama üç gün ağlanır. Hayatın boşluğunu anlatan bir ağlamayla
ağlanır.
Ama
size farklı bir ağlama örneği sunalım: Hz. Ayşe annemiz Mekke’nin fethinden
sonra fetihten hemen sonra Kâbe’yi tavaf edenlerdendir. Bakar ki sahabeden Hansa
adında bir kadın Kâbe’yi tavaf ederken öyle ağlıyor öyle ağlıyor ki, neredeyse
kendisini bitirecek. Bütün benliğini
sanki yaş haline getirip eritecek. Varıyor yanına, hayrola diyor, nedir seni bu
kadar ağlatan? Kadın biraz kendine gelip di-yor ki; kardeşim Sahr için
ağlıyorum, öldü ya. Hz. Ayşe der ki; iyi ama ölen birisi için bu kadar ağlanmaz
ki? Evet üzülür insan ama bir insanın arkasından bu kadar göz yaşı dökülür mü?
Derken hatırlar ve şu-nu ilave eder; hem senin kardeşin Sahr zaten kâfir olarak
ölmedi mi? Hansa ser ki; işte ben de onun için ağlıyorum ya. Müslüman olarak
ölmüş olsaydı niye ağlayacaktım? Gitti, boşa gitti, ebedi cehenneme gitti, işte
onun için ağlıyorum ya diyor. Gerçek mü’min vefat e-dince, insanlar onun her
şeye rağmen Allah için cennete gidişinin şahitleri olacaklar ve öyle bitti diye,
yok oldu diye, cenneti kaybetti diye ağlamayacaklardır. Evet öyle
ağlamayacaklarıdır tabii.
Evet, biraz uzattık. Hadisi okuyunca,
arkadaşımız da o soruyu sorunca mecburen bu kadar söz ettik.
Âlim ve cahil olunca mesele biraz zor
anlaşılıyor gibi. Halbuki bunun ikisi de imtihan sorusu. Yani birinin diğerine
bir üstünlüğü yoktur. Allah onu ilmiyle imtihan ediyor, ötekini de o haliyle.
Meselâ parayla imtihan konusu çok iyi anlaşılır. Farz edin ki birisinin parası
var, zengin, ötekisi de onun fabrikasında işçi. Şimdi hangisi üstün bunların?
Parayla imtihan olan mı üstün? Yoksa parasızlıkla imtihan olan mı? Hayır ne o
üstün olduğu için bol para verilendir, ne de berikisi alçak olduğu için parasız
imtihan olunandır. Allah onu öyle imtihan ediyor, berikini de öyle imtihan
ediyor. Kimin üstün kimin alçak olduğu yarın belli olacak.
Öyleyse, mümkünse insanlardan hiçbir
hediye almamaya çalışacağız. Eğer insanlarla ilişkimiz Kur’an alışverişine, din
eğitimine da-yanıyorsa, onlardan toplu iğne dahi kabul etmemeye çalışacağız
madde planında. Ayağa kalkmak değil, göz ucuyla bakmak kadar bile iltifat
beklemeyeceğiz mânâ planında. Çünkü insanlar bunu ceza ve şükür olarak yapıyorlar.
Ama birileriyle ilişkimiz sadece tebliğ
ilişkisine, Kur’an sünnet alışveriş ilişkisine değil de başka ilişkilere
dayanıyorsa, meselâ akrabalıktan, arkadaşlıktan, ortaklıktan dolayı
tanıştıklarımızdan yiyebiliriz, alabiliriz. Bu öncekisinden ayrıdır.
(Hediyeleşmek ile alâkalı bir soru
soruldu.) Bu konuyla alâkalı bir rivayet nakledeyim ve üzerinde birkaç söz
edeyim inşallah.
Buhâri’den
bir hadis. Ayşe bin Talha anlatıyor. “Ben Ayşe’nin himayesinde iken her beldeden
onun yanına insanlar geliyordu. Ben şöyle dedim: Özellikle yaşlılar benim
Ayşe’nin yanındaki konumumdan dolayı bana geliyorlar. Gençlerse beni kardeş
kabul ediyorlar ve bana hediyeler veriyorlardı. Aynı zamanda çeşitli beldelerden
bana mektup yazıyorlar. Ben de Hz Ayşe’ye şöyle dedim: Ey teyze, bu falancanın
mektubu ve hediyesidir. Bunun üzerine Hz Ayşe bana; Ey kı-zım o mektuplara cevap
ver ve hediyesinin karşılığını gönder, eğer sen gönderecek bir şey bulamazsan
ben sana vereyim de sen veriver” diyordu.
Bu
hadisten öğreniyoruz ki hediyeye hediye ile karşılık verilmelidir. Onun için
İslâm’da sünnet olan hediyeleşmedir. Özellikle bugün müslümanlar birine hediye
verebilecek durumda iseler, karşılarındakinin de hediyeye karşılık verip
veremeyeceğini iyi düşünmeleri gerekir. Meselâ ben bana gelen her bir hediyenin
karşılığını verip ve-remeyeceğimi düşünmek zorundayım. Peki o zaman ben
karşımdakine hediye yağdırırken acaba onun da bunun karşılığını verip
veremeyeceğini düşünmeli değil miyim? Çünkü bana verilecek her bir he-diyeye ben
de hediye ile cevap vermeliyim. Bugünün insanları onlar bana mal mülk olarak
hediye versinler, ben de onlara âyet ve hadis olarak vereyim istiyorlar. Nasıl
bir taksimdir bu? Bunu kurt baba bile yapmaz. Ben eğer âyet ve hadis biliyorsam,
bunlara sahipsem karşımdakiler neden sahip değiller bunlara? Eğer karşımdaki
bana bir âyet, bir hadis hediye ediyorsa, ben de ona bir âyet, bir hadis ikram
edeyim, haydi ikiye çıkarayım. Elbette bu benim görevim olsun. Ama o bal baklava
getirsin, ben sadece Kur’an anlatayım, sünnet öğreteyim, böyle bir hediyeleşme
olmaz değil mi? Yâni benim imtihan konumumdan dolayı, imtihan sorumluluğum
olarak âyet ve hadis bilmem konumumdan dolayı insanların bana hediye
getirmelerinin ne anlamı var? Ben bunu zaten bilmek zorundayım. Kulluğum gereği
za-ten insanlara anlatmak zorundayım. Yâni ey müslümanlar hoca bildiğiniz
insanları hediyelere boğup şahsiyetlerini öldürmeye çalışacağınıza onların
şahsiyetleri gelişmiş daha bir huzur ortamında yaşamalarına imkân hazırlasanız
olmaz mı? Diyesim geliyor.
Evet,
hediyeye karşı gelmek İslâm’a karşı gelmek anlamınadır. Ben de bana yapılacak
hediyelere bu manada karşı gelmemem gerekiyor. Fakat ne dersiniz, insanlar
sadece benim konumumdan, benim durumumdan dolayı hediye vermeye çalışıyorlarsa
ve ben de bu hediyelere karşılık verebilecek durumda da değilsem, bu beni zor
durumda bırakacak değil midir? Dahası bir de hediyeler karşıdakinin dünyasını
bozucu nitelikte olunca daha bir yanlışa götürüyor insanı. Meselâ babadan yetim
kalmış birkaç çocuğun evine konu, komşu, tanıdık, bildik, akraba, eş, dost kim
varsa hediye götürüyorsa, o çocukların başkalarına göre birden fazla
pantolonlarının olmadığı bir dö-nemde daha çok pantolonları, daha çok
gömlekleri, daha çok oyuncakları, daha çok imkânları olduğu bir ortamda
çocukların şımarma ihtimalini kim önleyebilecektir? Yâni o çocukların
eğitiminden kim sorumlu olacak? İnsanların akıllarına bile gelmiyorsa bu
hediyelerin önüne geçmek gerekmez mi? Ya da herkes kendi çocuğunda görmek
istediği hayat programını o yetim çocukta da görmek istiyorsa, ama o yetimin
velisi durumunda bulunanlar o hediye getirenlerin hediye standartlarını, ya da
yaşam standartlarını kendi çocuklarında görmek istemiyorlar, ya da isteseler
bile onu yakalayabilecek güçleri yoksa o
hediyeyi geri çevirme hakları yok mu dersiniz?
Evet,
hediyeleşmek gerekir, ama bir birlerine yük olmak şeklinde değil, birbirlerini
ezmek şeklinde değil. Bir de mektuplara cevap vermek gerekiyor. Bu da tıpkı
selâma cevap gibidir. İnsanlar birbirlerini mektupla arayabiliyorlarsa bazen,
iki satır da olsa cevap yazılmalı ve selâmlar da iade
edilmelidir.
Evet, o hediyeleşmek başkadır.
Ama kendilerine din anlattığımız insanlardan tebliğimize karşılık asla bir
hediye almamaya çalışacağız. Peki niye böyle yapacağız? Niye böyle davranırmış
müminler? Çünkü bakın diyorlar ki o cennetlikler:
Diyorlar ki, çünkü biz Rabbimizden
korkarız, bir suratsız kara günden! Suratsız kara bir günün şerrinden Rabbimize
sığınırız diye durumlarını beyan ediyorlar. ~®I<¬I«O²W«5 _®,YA«2 _®8²Y«<
Suratsız kara bir gün demektir. Çünkü o günde yüzler asılır, pusarır,
doşşarıp kalır. Bir gün değil tabi bu,
bir dönem demektir.
Alnın ortasından, perçeminden tutulan
bir günmüş o gün. ~®I<¬I«O²W«5 uzun anlamına da gelir. Şiddeti belâsı çok
büyük, çok uzun bir gün. Yüzler o günün şerrinden dolayı abus olur, abes olur.
Bir de _®,YA«2 dudaklarla ~®I<¬I«O²W«5 ise alın ve yanaklarla o günün
şiddetinden dolayı yüzün değişmesi anlamına geliyor. Denenmiş, görülmüş bir şey
değil ki, sadece denilen kadarını anlıyoruz ve inanıyoruz. İşte böyle insanı
insanlıktan çıkaran bir günde Rabbimizin bize azap etmesinden korkuyoruz!
diyorlar. Demek ki dünyada insanlardan elde edilecek minnacık tebessümler,
ilgiler, minnacık menfaatler sebebiyle insan kendini böyle insanlıktan çıkaracak
cehenneme atıvermemeli imiş, bunu anlatıyor âyet.
Yani niye insanlardan ceza ve şükür
beklemeyecekmişiz? Niye böyle davranacakmışız? Çünkü bir gün var ki abus ve
kamtarır. Bir gün gelecek ki o günde yüzler perişan, insanlar perişandır Allah
korusun.
11. “Allah da onları bu yüzden o günün
fenalığından korur; onların yüzüne parlaklık ve neşe
verir.”
Allah da böyle davranan insanları,
mü’minleri böyle bir günün şerrinden korumuş ve onları aydınlık, parıltılı bir
sevinçle karşılamıştır. Yani kıyamet gününün zorlukları ve korkuları sadece
kâfirler ve suçlular için olacaktır, mü’minler ise o gün her türlü zahmetten
korunacaklardır. Enbiyâ’da anlatıldığı veçhile: Onlara o korkunç saat, kıyametin
kopuşu bile hiç etki etmeyecek, üzmeyecektir onları.
Nazra, yüzde olan bir sevinçtir. Sürûr
da, kalpte olan bir sevinçtir. Veya nazra, tertemiz olmak, güzel olmak, nîmet
sahibi olmaktır .
Kur’an-ı Kerîm’de âhirete ilişkin
verilen haberlerde böyle bir hikmet sezinliyoruz. Cenâb-ı Hak yarın bak başınıza
bunlar gelecek! Şöyle şöyle kötülükler, böyle böyle iyiliklerle karşı karşıya
geleceksiniz! diye anlatırken, acaba bunları bugüne niye hikaye ediyor? diye
düşünüyoruz. Cenâb-ı Hak aslında rahmetinin eseri olarak bizi yarına hazırlıyor.
Bak bunlar kesinlikle olacak! Gözünüzle görmüş gibi inanın! Gözünüzden daha
kesin bilin! diyor. Çünkü biz gözümüzle gör-müyor, bunları imanımızla biliyoruz.
Gözünüzle gördüğünüzden, yani ayn’el yakıyn bildiğinizden daha iyi bilin ki
bunlar kesin ortaya çıkacaktır! Öyleyse sizler bugünden ona göre hazır olun!
Hazırlıklı olun! diye bunları anlatıyor Allah.
Sanki bak bu yoldan gidiyorsunuz.
İlerde yol ikiye ayrılacak, aman soldan gitme! Sağ yolu takip et! İleride bir
iniş gelecek, sonra bir köprüden geçeceksin, sonra bir ağaç bölgesi gelecek, bir
çalılığın içinden geçeceksin, sakın oralarda durma! filân deniliyor ya, işte
bunu diyen yolu tam tanıyan biri, sonu bilen biri, güçlü biri, bilgin biri, Rabb biri ve İlâh biriyse
o zaman onu mutlaka baştan dinlemek gerekecektir, eğer biz o yolu yürümek
zorundaysak. Başka çare de yok o yolu yürüyeceğiz. Sonra:
12. “Sabırlarının karşılığı, cennet ve
oradaki ipeklerdir.”
Onların sabırlarına mukabil onlara bir
cennet ve de harîr verilecek. Cennet ve Harîr konusunda şunları
söyleyelim:
Cennet; orada oturacaklar, sükûnet
bulacaklar anlamına. Veya cennet me’vâdır, yani sığınak ve barınak anlamına
gelir. Onlar orada ateşten sığınacaklar ve azaptan korunacaklar. Veya cennet
bizzat bizim bildiğimiz, bağ bahçelik bir yerdir. O zaman orada oturacakları,
sükûnet bulacakları bir cennet vardır onlar için.
Harîr ise ya şu bildiğimiz ipek
demektir ki onu giyecekler, veya cennetteki ebedî yaşamın adıdır. Yani cennet
kuşanacaklar, cenneti kuşanacaklar veya ebedî bir hayatı giyecekler üzerlerine.
Hani vakti kuşanmak filân deniliyordu ya. İşte onlar orada cennetteki ebedî ve
sermedî bir hayatı, mutluluğu kuşanacaklar.
Sabırlarından ötürü, sabırlarına
mukabil verilecekmiş bütün bunlar onlara. Hangi konudaki sabırları? Allah’a
itaate, nezirlerini ifaya, Allah’a isyandan kaçınmaya, şeytanın iğvalarına,
nefsin arzularına, düşmanın güçlülüğüne, dostların azlığına, imtihan sorularına
karşı sabırlarına mukabil Allah onlara cennet ve harir verecektir. Demek ki tüm
bunlara ulaşmanın yolu sabırdan geçmektedir. Sabır gerçekten çok önemlidir.
Sabır, direnç demektir. Dayanmak demektir. Sabır her şeye rağmen ve her şart
altında Allah’a kulluktan vazgeçmemek demektir. Sabır, Allah’ın yardımının
kaynağıdır. Öyleyse bizler de sabredeceğiz ve neticede Rabbimizin bu sabrımıza
karşılık bizim için hazırladığı mükafatlara ulaşacağız inşallah. Başka ne
verecek Allah onlara?
13. “Orada tahtlara yaslanırlar; orada
yakıcı sıcak ve dondurucu soğuk görmezler.”
Mü’minler orada koltuklarına
yaslanacaklar. cennete mü’min-lerin vasfı bu. Mutaffifîn sûresi de ısrarla
anlatır bunu, Yâsîn süresi de anlatır. Koltuklarının üzerlerine oturmuş nîmet,
rahat ve huzur, gamdan, tasadan uzak olarak etraflarını seyredecekler. Ya da
kâfirlerin azap içindeki durumlarını seyredecekler. Koltuklara orada oturulur
zaten. Ama bakıyoruz insanlar koltuklara, makamlara burada oturma kavgası
veriyorlar. Şu anda Müslümanların evlerindeki koltuklar dünkü kralların,
sultanların bile oturamadıkları, sahip olamadıkları cinsten koltuklardır. Resmî
dairelerdeki müdürlerin, genel müdürlerin oturdukları koltuklara
oturamadıklarının acısını çıkarmak üzere müslümanlar evlerini ya da bürolarını
onlarınkinden daha lüks koltuklarla doldurmaktadırlar.
Bu tür koltuklarla dünya
nîmetlerini tatmayı hedef bilenler, dünyada planlarını buna göre yapanlar acaba
öbür taraftaki koltuklardan mahrum edilecekler desek yanlış mı olur? Dünya
nîmetlerinin peşinde koşanlar, meselâ soğuk suyun peşinde koşanlar, hanım bir
gün buzdolabına soğuk su koymadı diye kavga edenler, acaba bunu hedef yaptı diye
yarın ondan mahrum olmayacaklar mı? Veya
dünya-da Allah’ın yasağını çiğneyerek bir bardak şarap içen kişi yarın oradaki
şaraplardan mahrum olmayacak mı? Çünkü kitabımızın başka yerlerinde kimilerinin
tüm mükafatlarını dünyada yiyip bitirdikleri anlatılır Allah
korusun.
Bakıyoruz günümüz Müslümanları hep
cenneti dünyaya taşıma, dünyayı cennetleştirme, ya da cennetliklerini dünyada
yiyip bitirme kavgası veriyorlar. Meselâ duyuyorlar ki cennette pınarlar var,
kap kacaklar var, odalar var, hücreler var, çadırlar var, döşemeler var,
se-dirler, koltuklar, kanepeler var. Bunu duyar duymaz bugünün insanları cenneti
dünyaya taşıma adına aynen bunları dünyada kurmaya, bulmaya çalışıyorlar. Yani evlerinde, çarşılarında,
dükkanlarında aynen cennet modelini görmeye çalışıyorlar. Cenneti dünyaya
taşımaya çalışıyorlar. Ğaşiye’de bunu çok açık görüyoruz: Bir pınar başı, mutena
bir semt, razı olunmuş bir yatırım, lağv yok, lâğıye yok, gürültü yok, ses yok,
trafik yok, karmaşa yok sakin bir semttir o cennet deniyor. Bunu duyan
müslümanlar da böyle gürültüsüz, sessiz, sakin semtlere yatırım yapıp villalar
oturtmaya çalışıyorlar.
Veya meselâ Kur’an’da cennetteki
evin barkın tanımı yapılıyor. İç içe, üst üste odalardan söz ediliyor. Bunu
duyan insanlar hemen trıpleks, dubleks evler yapmaya çalışıyorlar. Sanki cenneti
dünyaya taşımaya çalışıyorlar.
Bu koltuk işi de böyle sanki,
duyuyorlar Cennette koltuklar var-mış diye, ve hemen arkasından dünyada koltuk
savaşına giriyorlar. Yıllardır tarihte koltuk kavgaları olur, sanki bundanmış
gibi geliyor bana. Adam dünyasını cennet yapacaktı ya, işte cennetini koltukla
te-messül ettiriyor yani.
Hani cahiliye döneminde putlar konurmuş
evlerin çeşitli yerlerine de günde bir kaç kez temizleyip, silip süpürürlermiş.
Ya şöyle bir tehdit var da yarın o bize gelirse: Dünyada, dünya içkilerinden
tadanlara âhiret içkileri haram edilecek! Dünyada harama uçkur çözenlere cennet
hûrileri yasaklanacak! Ya da dünyada cenneti dünyaya taşıma adına koltuk kanepe
heveslilerine cennetteki koltuklar haram edilecek! denirse hâlimiz nice olur,
diye düşünüyorum. Hele bir de öteki koltuklara taşarsak mesele hepten işin
içinden çıkılmaz bir karmaşaya dönecektir. Meselâ müdür koltukları, amir
koltukları, koltuk savaşçıları, koltuk değneği olma sevdalıları, birilerinin
koltuğunun altına gir-me yarışçıları her halde bu koltuklardan mahrum
edilecekler anlıyo-ruz.
Evet o mü’minler cennette koltuklarına
oturacaklar ve:
Orada, o cennette ne
şems var, ne de zemherîr var. Şems de, zemherîr de yoktur orada. Yani orada öyle
bir aydınlanma, öyle bir aydınlatma var ki güneşe bile ihtiyaç yok, güneşe bile
gerek yok anlamına geliyor. Orada şems yok. Anlaşılan o ki orada mü’minler güneş görmeyecekler. Güneşin
ışınlarından yorulmayacaklar, etkilenmeyecekler. Çünkü orada onlar için farklı
bir aydınlatma var. Zaten kıyametle güneşin defteri dürülmüştü ya. Artık yok
güneş. Güneş yok, ışığı yok, harareti yok ve eziyeti yok anlamına gelir bu.
Deniyordu ya. Rabbinin nûruyla
aydınlanacak deniyordu ya. İşte orada artık aydınlanmak için güneşe de gerek
kalmayacak. Çünkü güneşin ışınları insanı yormaktadır. Onun içindir ki geceyi
sizin için dinlence kıldık diyor Rabbimiz. Gündüzün güneşin ışınlarıyla yorulmuş
olan insan vücudunun dinlenmesi için geceyi örtü yapmıştır Rab-bimiz. İşte
burada da anlatıldığına göre cennette aydınlanma güneşle olmayacak. Rabbimiz o
ortamda, cennet ortamında kullarını güneşle yormayacak ta bizzat kendi nûruyla
aydınlanmayı gerçekleştirecek. Artık Rabbimizin nûruyla nasıl hoş bir aydınlanma
olacak bunu bugünden anlamak mümkün değildir. Ne hoş bir aydınlanma olduğunu
yarın görecek ve bileceğiz inşallah.
Zemherîr; kelimesi ise çok soğuk,
gerçekten soğuk anlamına, veya azapta bir çeşit anlamına gelir. Bir de bu kelime
kamer (ay) anlamına gelir. Öyleyse anlıyoruz ki orada ne ay, ne de güneş olacak.
Güneş de, ay da olmayacak orada. Devamlı bir aydınlıkta olacaklar, ama ne gündüz
güneş, ne de gece ay olmayacak cennette. Gerçekten müthiş bir manzara. Devamlı
bir aydınlık, rahatsız etmeyen, eziyet vermeyen bir aydınlık olacak. Yani ne
biten bir gündüz, ne başlayan bir gece olmayacak, işte öyle bir aydınlık olacak
orada. Tabi şems güneş, zemherîr de ay olunca, o zaman orada dünya hayatı
olmayacak da diyebiliriz. Şu dünyadaki biçim, dünyadaki tip bir hayat da
olmayacak. Yine orada:
14. “Meyve ağaçlarının gölgeleri
üzerlerine sarkmış ve onların koparılması
kolaylaştırılmıştır.”
Cenâb-ı Hak cenneti tanıtmaya devam
ediyor. Cennetteki nîmetleri tanıyoruz. Orada o bahtiyar mü’minlerin üzerlerine
o cennet gölgeleri sarkmış ve devşirimleri mebzul mebzul önlerine konmuştur.
Yani cennet gölgelerinin sarkması, hani bir sonraki sûre cehennemdeki gölgeyi
anlatırken üç boyutlu, üç kancalı bir gölgeden söz ediyordu. Öyle korkunç bir
azap ki, gölge üç boyutlu. Üç taraftan gelen bir gölge ki, alevi engellemeyen,
azabı engellemeyen, insanı gölgelemeyen, aksine azabı artırıcı bir gölge olarak
anlatılıyordu cehennemde.
Ama bakın burada ise çok rahat, onların
üzerine bir cennet gölgesi, tam istenen bir gölge var. İstenilen biçimde
sarkmış, ihtiyaca cevap verecek özellikte uzatılmış bir gölge. Uzakta değil,
yaklaştırılmış, dünüv kazandırılmış, böyle insanla sanki iç içe olmuş, insanın
içine nüfuz etmiş bir gölge. Dünyada bile gölgenin rahatını biliyoruz. Hani Rasulullah bir gün:
“İstifade ettiğiniz tüm
nîmetlerden hesaba çekileceksiniz!”
buyurunca, Sahâbeden biri,
üzerinde sadece göbeğine kadar avret yerlerini örten bir peştamaldan başka
malının olmadığını, ondan da hesaba çekilip çekilmeyeceğini sormuştu da,
Allah’ın Resûlü: “Evet, sen de hesaba çekileceksin, çünkü gölge ve soğuk su”
buyurmuştu. Eğer şu anda Rabbimin soğuk sularından ve gölge nimetinden istifade
ediyorsan, bilesin ki bunlardan hesaba çekileceksin. Gölge büyük bir nîmettir
gerçekten. Yaz gününü düşünelim, sıcak iklimleri düşünelim, Mekke’yi, Medine’yi
düşünelim, gölgenin ne anlama gel-diğini o zaman anlayacağız. Ortalığın sıcaklar
tarafından kasıp kavrulduğu boğucu bir ortamda bir bulut gölgesi, bir ağaç
gölgesi, bir ev, bir çadır gölgesi ne büyük bir nîmettir değil mi? Cehennem
ortamının yanında cennet ortamıdır âdeta gölge. Evet orada gölgeler var.
Başka?
Sanki böyle dökme meyveler var orada
onlar için. Hani zibil gibi diyoruz ya, işte böyle mebzul, her tarafa yayılmış,
istediğin kadar. Hemen koparılmaya hazır, devşirilmeye hazır, istediğin zaman
alıvereceğin, koparıvereceğin özellikte meyveler. Hani birisinin bahçesine
gidiyorsunuz. Adam diyor ki, “kardeş, kirazlar olmadı, yirmi gün sonra gel.”
Yirmi gün bekleyeceğiz. Ama orada öyle değil, el atınca hemen devşirilmeye hazır
meyveler. Bir de bunun manası ellere uzak olmayacak ve dikeni olmayacak, insana
zahmet vermeyecek anlamına ge-liyor. Bir de kişi ayaktaysa uzayacak, yükselecek,
oturunca da onun hizasına inecek anlamına geliyor.
16-17. “Billurları gümüş gibi
parlaktır, onları ölçüp ölçüp dağıtırlar. Çevrelerinde gümüş kaplar ve billur
kaseler dolaştırılır.”
Hem dolaşılır üzerlerine gümüşten
kaplar ve küplerle ki billurlar, gümüşten billurları onlar türlü türlü biçime
koymuşlar. Onlara sunulmak için tavaf ettirilir. Onların cennetteki hizmetçileri
ellerindeki altın ve gümüş kadehler içinde şaraplar olduğu halde onlar için
hizmet adına etraflarında tavaf ettirilir. Onların emirlerine âmâde, tüm
arzularını yerine getirecek hizmetçileri vardır orada ve her şey vardır onlar
için.
Tavaf böyle dolaşıvermek, dolanıvermek
demektir. Resul-i Ek-rem’e kedi sorulur. Yediği içtiği konusunda, artığının
temiz olup olmadığı konusunda kediyi sorarlar da Rasulullah ona Tavvâfe tabirini
kul-lanır. Yâni böyle çevrede ayak altında gezip dolaşan anlamına Tavâ-fe der.
Bir de Tavaf hemen hazır bulunan anlamına da gelir. Haccdaki tavaf gibi, yani
Allah’ın beytinin çevresinde dolaşıvermek gibi. Leb-beyk deyiverecek halde
olmak. Buyur efendim! Bir arzunuz mu var! Bir emriniz mi var!
Sanki köle var, efendinin evinin
yakınında, kapısının eşiğinde bekler. Hademelere falan da öyle yaptırıyorlar ya
şimdi. Zile basınca, bağırınca, eskiden ellerini vuruyorlarmış, çağırınca hemen:
Lebbeyk! Buyurun efendim! Emredersiniz efendim! deyiversin diye onu hazır
bekletirler ya, işte orda da tavaf bu anlama geliyor. Orada dolaşıvermek,
Allah’ın istediği yerde dolaşıvermek, Allah’ın emrine hazır duruvermek, Allah’ın
diyeceklerine Lebbeyk deyivermek anlamınaydı ya, burada da öyle yanı başlarında
tavaf eden hizmetçileri var mü’minle-rin.
Gümüşten, üstelik camdan kaplarla. Hem
gümüş, hem cam, garip bir şey tabi. Böyle sırçadan cam gibi gümüşler diye de
şerh etmişler. Veya gümüş gibi camlar, sırçalar demişler. Yeryüzü toprağı sırça
olur, cennet toprağı da gümüş olur. İşte böyle bir karışım.
Burada hizmetçilerin nasıl bir emre
âmâde oldukları anlatılıyor. Öyleyse cenneti hizmetçileri sebebiyle kaybeden
insanlara yuh olsun! diyorum. Yani ikramlarını başa kakma, baş kakıncı yapma
sebebiyle cenneti kaybedenlere, kadınları sebebiyle cenneti kaybedenlere,
çocukları, mahiyetindeki hizmetçileri sebebiyle cenneti kaybedenler,
hiz-metçisine zulüm ettiği için, hizmetçisine zemin hazırlamadığı için,
hiz-metçisini insan görmediği, onları hayvan gördüğü, kadir kıymet bilmediği
için cenneti kaybedenlere yuh olsun! Halbuki nice hizmetçiler onu bekliyorlardı cennette. Yuh olsun ki orayı
onlar yüzünden kaybettiler onlar.
Sonra öyle güzel billurlar, kaplar,
camlar, kadehler sunulacak ki orada onlara:
Onu hoş ölçecekler, kendilerine göre
ölçecekler, ölçtüklerine göre gelecek. Nasıl isterse öyle sunulacak, kalbinden
ne kadar geçiyorsa o kadar sunulacak, ne tür bir şey istemişlerse o verilecek
onlara. O kadar güzel bir ölçüş ki kişiye göre, ellerine göre, alacaklarına göre
ölçecekler. Yani böyle kocaman bir ton değil, küçücük değil, up uzun değil, kısa
değil, yusyuvarlak değil, ya ne? Tam sana göre, orada seni rahat ettirici
biçimde sunulacak. Şimdi tütün tablasının camdan kesmesi olacakmış diye
çırpınıyorlar değil mi adamlar?
17-18. “Orada, zencefil karışık bir
tasla içirilirler. O pınara “Selsebil”, (tatlı su)
denir.”
Ve orada bir kadeh sunulur ki katkısı
olmuştur Zencebil. Buradaki Zencebil, Ebrâr müminlerin içeceği bir pınardır.
Veya kâfur soğukluğunda, zencebil tadında, misk kokusunda bir cennet şarabıdır
denmiş. Yani böyle övmek için sanki ne desen caiz gibi gelecek. içki, içki, içki
üstüne içki. Bir pınar ki adına Selsebil denilir. Orada mü’min-lerin meclisleri,
oturakları, evleri ve odaları yollarında akar durur bir pınardır. Mü’minlerin
oturdukları yerlerde, içki âlemlerinde, sohbet meclislerinde, gittikleri
yerlerde, dolaştıkları yerlerde akar dururmuş.
Selsebîl
cennetteki bir pınarın adı. Kur'an-ı Kerim'de sadece bir defa ve işte burada
zikredilmektedir: "Cennette samimi mü'minlere "zencefil" katılmış kadehler
sunulur, o cennette "selsebil" denilen bir kaynaktır”
Hadislerde
ise, cennetteki selsebil pınarı Rasûlullah (s.a.s)'in Abdurrahman b. Avf ile
ilgili bir duasında geçmektedir: "... Allah'ım, Abdurrahman b. Avf)'ı cennetteki
"selsebilden" içir"
(Ahmed
b. Hanbel, VI, 299, 302).
Gramer
alimlerinden bazıları, kelimenin s.b.l. kökünden türetil-miş olduğunu söylerken
bazıları da beş harfli bir kökten türetilmiş ol-duğunu ifade etmektedirler. Buna
göre müennes kalıbı hariç bu kök-ten türetilen tek kelimenin "selsebil" olduğu
sonucuna varmışlardır. ibnul-Esîr, Abdurrahman b. Avf hakkındaki hadisin; "...
Cennet selse-linden içir" şeklindeki rivâyette selsel'in "soğuk su" olduğunu;
"Cen-netteki selsebilden içir" şeklindeki rivâyette de kastedilenin bir pınar
olduğunu kaydetmektedir
(En-Nihaye
fî Ğaribil-Hadis, Beyrut 1979, II, 389)
Mücahid,
selsebilin cennette bir pınarın adı olduğunu, akışının düzgün ve kuvvetli
olmasından dolayı bu adı aldığını söylemektedir.
Bazı
müfessirlerin selsebil'i pınar adı olarak tefsir etmelerinin yanında diğer
bazıları da bunun pınar'ın adı değil, sıfatı olduğunu söylemiş-lerdir. Bu görüşü
savunanlar söyle demektedirler: "Selsebil'i, pınarın adı olarak zikretmekteler
ve yine onu, kesintisiz ve lezzetli akan su-yun sıfatı olarak belirtmektedirler.
Onun bir pınar olduğu tam olarak kabul edilseydi, çoklarının onun akışını
tarifine katmamaları gerekirdi. Ancak selsebilin akışını söz konusu etmeyen
yoktur".
Allah
Teâlâ, iman edip salih amel işleyen ve her türlü zorluğa göğüs gererek
dinlerinde sebat eden kimseler için vaat etmiş olduğu cennetteki nimetleri
değişik sûrelerde çarpıcı bir şekilde tarif ederek geçici dünya nimetlerine
karşı kıyaslanamaz üstünlüklerini ortaya koymaktadır.
Şimdi bu kadar güzelleştirilsin cennet
müminlere, bu kadar süslensin, ondan sonra da onlar dünyayı güzelleştirmek için
Âd’ı ve Semûd’u örnek alsınlar ve tıpkı onlar gibi dünyayı kıble edinip imar
etmeye çalışsınlar. Dünya hatırına cenneti gündemlerinden çıkarsınlar, dünyayı
kıble edinsinler. Böyle bir cenneti dünyanın basit zevklerine satsınlar.
Gerçekten akıl kârı değil.
Selsebilin saptırılmış bir yorumu var
tasavvufta. Diyorlar ki işte birden geldik, yine bire döneceğiz. Vahdette
teklik, vücutta teklik anlayışıdır ki İslâm onu reddeder.
19-20. “Yanlarında ölümsüz gençler
dolaşır; onları gördüğünde saçılmış birer inci sanırsın. Oranın neresine baksan, nîmet ve büyük bir
saltanat görürsün.”
O mü’minlerin etrafında Vildanlar böyle
pervane gibi dolanırlar. Ama Muhalledûndur bunlar. Yani ölmezler,
ihtiyarlamazlar, hep çocuk kalırlar, hep genç ve tomurcuk kalırlar. Bunlara
ğılman da denilmiş.
Sen onları bir görsen, zannedersin ki,
böyle etrafa dağıtılmış, çevreye yayılmış inciler gibi. Biz dişi ancak inciye
benzetebiliyoruz, bir de insanın bizzat kendisi inci gibi olunca, eh artık varın
güzelliğini siz düşünün. Sonra bir de cennetteki hizmetçiler böyle olunca sen
var düşün hizmet edilenler nasıl akacak?
Evet hizmetçiler böyle, hizmet ortamı böyle, cennet böyle. Sen bir de
oraya lâyık olanların güzelliğini bir düşün.
Baktığın zaman orada, her nereye baksan
bir nîmet ve pek büyük bir mülk görürsün. Yani gözün alabildiğine güzellik,
ulaşabildiğine güzellik. Gözün görebildiğine, ulaşabildiğine güzellik, baştan
so-na bir güzellik ve nîmet var. Her şeyi nîmet cennetin. Oturma biçimimiz
nîmet, ruh dünyamız, fikir dünyamız, birbirlerimizle beraberliğimiz, yemememiz,
içmemiz, konumumuz, mekânımız, zamanımız, ebedîyetimiz, hizmetçilerimiz hepsi
ayrı bir nîmet. Ve bir büyük mülk görünüyor orada. Dünya mülkleriyle satın
alınamayacak, ama dünyadaki mülkler sebebiyle elde edilecek bir mülk.
Evet tüm dünyayı, tüm dünya
mülklerini verseniz karşılığında alınamayacak, ama o dünyadan bize ayrılanı o
cenneti kazanma adına yatırım yapınca elde edilecek bir cennet. Bu dünyayı, bu
imkânları Allah için, Allah’ın istediği gibi değerlendirip yaşadığımız zaman
kazanabileceğimiz bir cennet.
21. “Üzerlerinde ince yeşil ipekli,
parlak atlastan elbiseler vardır; gümüş bileziklerle süslenmişlerdir; Rableri
onlara tertemiz içecekler içirir.”
Üstlerinde bir sündüs esvap, yemyeşil
ve kalın istebrak ve gü-müşten bileziklerle süslenmişler ve Rabbleri onlara bir
şarab-ı tahur sunmaktadır. O Naim ehlinin, o mülk ehlinin, o cennet ehlinin görüldüklerinde üzerlerinde yeşil bir sündüs
esvap vardır. Yani ince ve za-rif ipekten, ipek kumaştan bir elbise, ve bir de
istebrak kalın ve sırmalı ipek elbiseler vardır. Hani yukarda harir geçmişti ya,
işte bu âyet o hariri açıklıyor da denmiş. Nasıl bir harir? Sündüs-i Hudr ve
istebrak bir ipek demektir. Yani o nîmet ehlini, koltukların üzerine yaslanmış
ve Vildan-ı Muhalledûnlar etrafında tavaf ederlerken gördüğün vakit halleri
şudur: Onlar gümüşten bileziklerle hılyelenmişler, süslenmişler.
Bu durum ehl-i cennetten olan kadınlara yaraşıyor denmiş. Böyle gümüşten
hılyelerle süslenmek kadınlara mahsustur filan denmeye çalışılmış. Ama tabi
sadece kadınlar değil, ehl-i cennetten olan erkekler de süslenebiliyor. Yani
anlıyoruz ki bu iş cennetliğin zevkine havale ediliyor, dilerse öyle yapıyor,
dilerse başka türlü davranıyor, nasıl isterse öyle
yapıyor.
Allah orada onları güzel, tertemiz bir
şarab-ı tahur ile sulayacak. Zaten cennet içecekleri pis artık vermiyorlar, yani
dünya şarabı, dünya içecekleri gibi necis değil, tahiredirler onlar.
Temizdirler. Dünya nehirleri necis olur, ama cennet nehirlerinde teğayyur, yani
herhangi bir bozulma olmaz. Yemekten sonra, yemekten önce içerler o içkilerden,
o şaraplardan, misk kokusu gibi bir terle etrafa yayılır gider anlamına
gelecektir.
22. “İşte bu sizin işlediklerinizin
karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer” denir.”
İşte bu sizin mükafatınızdır, sa’yiniz
meşkur oldu. Amelleriniz şükre değer bulundu. Yaptıklarınız, işledikleriniz
kabule şayan görüldü. Dünyada yaşadığınız hayat teşekküre değer bulundu.
Elhamdülillah, Elhamdülillah, Elhamdülillah. Hedef buydu zaten, dert buydu
zaten. Elhamdülillah ki hedefe ulaştık. Hani ne deniyordu? İnsanın bu dünyadaki
sa’yinin, çalışıp çabalamasının hedefi öbür tarafta Elhamdülillah diyebileceği
bir hayata ulaşmasıdır. Bu dünyada yaptıklarının Allah tarafından beğenilip,
şükre değer görülüp, teşekküre lâyık bulunup da kişinin sonunda elhamdülillah
diyebilmesidir.
Allah
(cc) şükreden kullarının ecirlerini kat kat onlara öder. Âhiret mutluluğunu
kazanmak için çaba harcayan mü’minlerin bu ça-bası Allah katında değerlidir,
makbuldür. Bu çabaların karşılığı (şükrü) bol bol verilecektir. Karşılığı
verilen çabalar, gayretler; meşkûr’dur.
Bunun
nasıl somutlaştığını aşağıdaki örnek güzel bir şekilde göstermektedir:
“Rasûlullah (s.a.s.) geceleri ayağa kalkıp ayakları ka-barıncaya kadar namaz
kılardı. Kendisine; ‘Allah (cc) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti
(niye kendini bu kadar yoruyorsun)’ denildi. “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?”
cevabını verdi.
(Buhâri,
Teheccüd 6)
Anlıyoruz ki Cenâb-ı Hak
cennetini ve oradaki nîmetlerini başa kakmıyor, baş kakıncı yapmıyor. “Haydi
haydi dünyada yatıp geldiniz, hiçbir şey yapmadınız, ama Ben bu cenneti yine
size veriyorum” de-miyor da Rabbimiz, “sizin amelleriniz şükre değer bulundu.
Yani işlediğiniz ameller karşılığı olarak bu cenneti kazandınız” buyuruyor. “Siz
kazandınız bu cenneti. Bu cennet sizin sa’yinizin, sizin kulluklarınızın
karşılığıdır. Buyurun kendi kazancınız olan cennete”
diyor.
Ya da şu anda yapın vereyim!
diyor. Çalışın vereyim! diyor. Yaptınız verdim! diyor. Dünyada sa’y edin sonunda
cennet kazanın diyor. Ama unutmayın ki her sa’y işe yaramaz. Şükre lâyık
görülmüş, şükredildi diye kabul edilmiş, bir sa’y peşinde olun. Öyle bir sa’y
içine girin ki Safa’nızı Merve’nizi din belirlesin, Kur’an belirlesin. Yasağın
ötesinde berisinde sa’y etmeyin ki Allah onu meşkûr kabul etsin. Allah’ın
istediği şekilde bir dünya hayatı yaşayın ki Allah onu teşekkür edilecek bir
hayat kabul etsin de mükafat olarak size bütün bunları lütfetsin.
Öyleyse bizler de şükretmek
zorundayız. Bizler de ehl-i şükür olmak zorundayız. Şükür
ve hamd, hayata gülümsemektir. Şükür, in-sanı iyimser yapar. Eşyanın, kendi
halimizin güzel yanlarını gösterir. Kabir ve hasta ziyareti, kendimizdeki
nimetleri görmeye katkı sağlar. Henüz ölmediğimiz, nice hastalardan daha
sıhhatli olduğumuzu, has-tahane ve mezarlık aynalarında görebiliriz. Şükrü
artırdığı için bu ziyaretlerin önemi vurgulanmış. Dünyevî konularda bizden daha
fakir, daha zayıf kimselerle kendimizi kıyaslamak, bizi şükre götürür. Dilimiz
şükrettiği gibi, yüzümüz de her an şükretmelidir. Yüzün şükrü tebessümdür.
Nimetlerin ve nimet sahibinin farkında olmanın getirdiği mutluluk ve huzurun
gönülden yüze yansımasıdır bu. Önderimiz, tüm şe-mâil kitaplarının nakline göre
devamlı mütebessim idi. Tebessümle sı-rıtma ve kahkaha çok farklı şeylerdir.
Ekrem Elçi'nin suratı asık değildi; onca zulüm, onca işkence, onca açlık,
yahûdilerin hâinlikleri, münâfıkların nifakları, dağların taşıyamayacağı onca
yüke rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı.
Efendimizin
gözünden akan yaşlar, insanlarla değil; sadece Rabbiyle baş başa olduğu,
secdelerle süslü gecelerin incileriydi. "Be-nim bildiğimi bilseniz, az güler, çok
ağlardınız!" buyuran o büyük zatın insanların içinde, çevresine huzur ve
saadet dağıtan tebessümü, şük-rünün dışa yansımasıydı. O'nu örnek alması gereken
mü'min, içinden dua, haşyet, takva, İslam'ın derdi, müslümanların durumları ve
bunları düşünmenin, tefekkürün gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama in-sanlara
gülümseyen, şükrettiği yüzünden belli olan bir çehre aydın-latmalı zâlimlerin
kararttığı çevreyi. İçi ağlasa bile dışı gülmeli müslü-manın. Bir müslümana
surat asmanın karşımızdakine hakaret ve kul hakkına tecavüz olduğunu bilmeli,
kardeşlerine merhametinin izleri yüzünden okunabilmeli.
İnsan,
diliyle olduğu gibi haliyle, tavrıyla, yüzüyle de devamlı şükretmeli, hamd
etmeli. Seviyesizce cıvıklık, şuh kahkahalar, boş vermiş tavır, vur patlasın çal
oynasın anlayışı mü'minden ne kadar uzak olmalıysa; karamsarlık ve ümitsizlik
taşıyan bunalımlı bir yüz de o derece çirkin kabul edilmeli. İslam, insana huzur
verir. Câhiliye dü-zenini muazzam bir inkılapla deviren peygamber nizamının ve o
çağın adı "asr-ı saâdet", yani mutluluk çağıdır. Müslüman dünyada da hase-neler
içindedir. Etrafındaki güzelliklere karşı gözü kör değildir. İçinde yarım bardak
su olan kabın dolu tarafını görür. Ama, gücü ve imkânı el veriyorsa, boş kısmını
önce kendisi doldurmaya çalışır.
Farkında
olmadığımız, önemsiz görüp üzerinde düşünmediği-miz öylesine büyük ve öylesine
çok nimetler içinde yüzüyoruz ki... Her şeyden önce, insan olarak yaratılmışız.
Ot veya it olarak yaratılabilir-dik. Tabii, insan olarak yaratıldığımız halde,
ot gibi düşüncesiz, kay-gısız hayat da sürebilir; dört ayaklılardan daha aşağı
olabilirdik. İnsan olarak, yaratıkların en şereflisi olarak yaratıldık.
Annemizi, babamızı, doğduğumuz memleketimizi biz seçmedik. Herhangi bir kentin
fuhuş ortamında, batakhanelerinde veya çok fakir bir ülkenin çölünde, da-ğında
ya da ormanında yarı aç yarı tok, çelimsiz, kültürsüz, daha da kötüsü dinsiz
imansız olabilirdik. Elsiz, ayaksız, dilsiz, kulaksız veya görme özürlü
olabilirdik. Daha fecîsi, hakkı görmeyen, gözleri perdeli, kalbi mühürlü
olabilirdik. Felçli, sakat, yatalak değiliz. Uyuşturucu ba-ğımlısı, alkolik,
kumarbaz, hilebaz, düzenbaz, ahlaksız... olabilirdik.
Bütün
bu nimetler, zenginlik değil de; dünyada bile mutluluk sağlamayan emanet
paraların veznedarları olan kapitalistlerin para hamallığı mı zenginlik?
Gözlerinizi bir milyon dolara satın almak isteyen olsa verir misiniz? Demek ki,
ne kadar pahalı, ne kadar kıymetli varlıklara sahipmişiz! Ya aklınızın değeri?
Kaça satardınız? Bütün bunların üstünde imanınızı değişebileceğiniz bir değer
olabilir mi? Müslümanca mutluluğun, huzurun, kanaat denilen hazinenin, sabır
denilen hazzın, dâvâ yolunda çekilen çilenin, infak etme, verme lezzetinin,
ibadetlerden aldığımız zevkin, bereketin, ağız tadının, gönül
şenliğinin, hele ebedî mükâfatın, cennetin değeri, bedeli?! Bütün bunlara
şükredilmez de ne yapılır?
23. “Ey Muhammed! Kur’an’ı sana indiren
şüphesiz Biziz.”
Filhakika, gerçek şu ki, Biz indirdik sana Kur’an’ı deste deste. Burada
Kur’an-ı Kerîm’in indirilişiyle alâkalı “tenziyla” tabirinin kullanılması, sana
onu parça parça indirdik, bununla da seni tafdıyl ettik, seni üstün kıldık, sana
üstün faziletler verdik anlamına geliyor. Yani onun inzaliyle, o kitabın
indirilişiyle seni şereflendirdik demek oluyor mana. Bu, kitabımızın pek çok
âyetlerinde Kur’an’ın Rasulullah’a intikalini anlatan âyetlerden birisidir.
Allahu Zül Celal kendi kelâmını, kendi arzularını, isteklerini bizim
anlayacağımız bir dille, Kur’an diliyle Peygambere indirmiştir. Yani neler
istiyor bizden, neler istemiyor? Nelerden memnun oluyor? Nelerden memnun
olmuyor? Hangi hayat programı iyi? Hangi program kötü? Neye nasıl karşılık
verecek? Han-gi ameli nasıl mükafatlandıracak? Veya kime ne yapacak? Bütün
bunları bize bildirmiş ki Rahmân olan Allah, işte bu O’nun Rahmetinin
ifadesidir. Ama bütün bu bildirilerinin parça parça oluşu, ceste ceste oluşu
onun bize ayrı bir lütuftur. Çünkü Furkân sûresinde kâfirler di-yorlar
ki:
“İnkar edenler: “Kur’an ona bir defada
indirilmeliydi” derler. Oysa Biz onu böylece senin kalbine yerleştirmek için
azar azar indirir ve onu ağır ağır okuruz.”
(Furkân 32)
Evet kâfirler: “Bu Kur’an
Muhammed’e bir kere de inseydi ya!” diyorlar. Cenâb-ı Hak da diyor ki: “Hayır
senin kalbin onunla sabit ol-sun, sebat bulsun, yatışsın diye biz onu parça
parça gönderiyoruz.” Onlar toptan bir indiriş istiyorlar ama Biz onu yavaş
yavaş, ceste ceste indiriyoruz ki sen onun manasına nüfuz edesin. Evet
peygamberim, sen onu güzel anlayasın ve gereğini yerine getiresin diye Biz onu sa-na okuyoruz, buyuruyor
Rabbimiz.
Cenâb-ı Hak Peygamberinden neler
istediğini Kur’an’ı parça parça göndererek, yani tek tek anlatmış. Bir de her
bir hadisede ona lâzım olan bölümle anlatmış. Yani o anda kendisine lâzım olan
birimleri taze taze göndermiş. Bir de bundan şunu anlıyoruz ki Cenâb-ı Hak
istediklerini bildirmiş peygamberine. Ve dolayısıyla onun şahsında bize. Yani
eğer Rabbimiz böyle bir kitap göndererek bize arzularını, bizden nasıl bir hayat
istediğini bildirmeseydi, bizi kendi hâlimize bırakıp istediğiniz gibi bir hayat
yaşayın deseydi, istediğiniz ve bildiğiniz gibi amel edin deseydi, ya da
arzularını böyle ayan beyan olmayan bir bildirişle bildirseydi o zaman tabii
bizim bocalamamız anlamına gelecekti. İşte bu şekilde gönderiş Rabbimizin bize
karşı işleyen rahmetini göstermektedir.
Bu açıklamalardan sonra aklımıza tarihi
unutmak gibi bir soru geliyor. Yani Tevrat ve İncil toptan indirilen kitaplar
olunca, acaba Ce-nâb-ı Hak onlara fazla
bir lütuf ve keremde bulunmamış mıydı? Kitapları kendilerine bizimki gibi parça
parça değil de toptan indirilince onlar bu işi beceremeyecekler miydi? gibi
sorular geliyor insanın aklına.
Anlaşılan şu ki onların döneminde,
kitaplarının verilmesinde toptan bir kitap gönderimi, toptan bir arzu bildirimi
onların yapamayacakları şey değildi. Ama kıyamete kadar yaşayacak bir dinin
yaşanması, kıyamete kadar devamı adına gönderilen son dinin kitabının parça
parça gelmesinde böyle bir hikmet görüyoruz. Onlarda da bu parça geliş vardı
aslında. Çünkü Hz. Mûsâ zaten önceden İsrâiloğul-larına gelmişti de, ilk çağ
dönemi peygamberi olarak Tevrat gelmişti, daha sonra gelen İncil ve Zebur da
yine İsrâiloğullarına gelmiştir. Yani onlarda da böyle tedricen bir geliş
görüyoruz.
İşte ey peygamberim Kur’an-ı Kerîm’in
hem indirilmesi, hem de böyle tedricen indirilmesiyle:
24. “Rabbinin hükmüne kadar sabret;
onların günah işleyen ve inkârcı olanlarına uyma.”
Sen Rabbinin hükmüne sabret! Dayan!
Gereğince amele devam et! Rabbin ne hükmetmişse? Ne indirmişse sen Rabbinin
hükmünü anlayıp icraya devam et!
Biz sana hüküm indiriyoruz, hükmü
indiriyoruz. Anlıyoruz ki gelen Kur’an hükümdür o zaman. Hikmettir,
hâkimiyettir. Yani yap! Veya yapma! şeklinde mânâ ifade eden hüküm cümleleridir
bu Kur’-an. O halde ey peygamberim! Sen sadece bu hükümlere sarıl ve gereğiyle
amel etmeye koyul! Ve bu konuda da sabret! Dayan! Diren!
Ve:
Onlardan âsim ve nankör olanlara da
asla itaat etme! Âsim ve kefûr kelimeleri, kıyamete kadar bu özelliği taşıyan,
mü’mini yolundan çıkarmak isteyen ve onun kulluğunu engellemeye çalışanlardır.
Sakın sen onlara itaat etme! Gittikleri yoldan gitme! Onlar hatırına dinden
taviz verme! Onlar darılacak, kırılacak diye söylemen gerekenleri söy-lemezlik
yapma! Sen sabret ki onlar konusunda Allah’ın hükmü
gelecektir.
25-26. “Rabbinin adını sabah akşam an.
Geceleyin O’na secde et; O’nu geceleri uzun uzun tesbih
et.”
Evet ey peygamberim! Bir de böyle
zorlandığın, sıkıldığın zamanlarda Rabbinin adını an! Kur’an-ı Kerîm’de nerede
böyle kâfirlere karşı sabır ve sebat telkin edilmişse, hemen ardından Allah’ın
zikri ve namazın emredildiğini görüyoruz. Tabii buradaki zikir
namazdır.
Sabah akşam Rabbinin ismini
zikret!
Gecede de ona secde edip tesbih et onu!
Arkadaşlar bükra fecr, sabah namazı içindir denmiş, asıyla da asır namazı, yani
ikindi namazı içindir denmiş. Yani bu iki emir öğle ile ikindiyi
kapsar.
ise akşam ve yatsı namazını içine alan
gece namazlarıdır.
da gece namazıdır, yani teheccüd
namazıdır. Tabii bu Rasu-lullah efendimize farzdır, ümmetine de
nafiledir.
İbni Abbas efendimize göre Kur’an-ı
Kerîm’de geçen her tes-bih, namaz manasına gelmektedir. Kur’an’ın herhangi bir
yerinde tes-bih mi emrediliyor? Bileceğiz ki bu namazla birlik yapılacak tesbih
imiş. Değilse böyle eline tesbihi alacaksın, şöyle bir kenara çekileceksin, bu
tesbih manasına gelmiyor. İşte bizden istenen tesbih bu. Ama bizim
dışımızdakilerin, başka varlıkların tesbihi değildir tabii
bu
Bir de burada şunu söyleyelim: Gece
namazı vitirdir. Ama bunu gece namazı modelinde kılmadığımız için sanki biz gece
namazı kılmıyoruz. Gece namazını Rasulullah mutlak ve mutlak kılardı. Ümmetinin
de kılmasını emrederdi. Ama bugün bizler bu gece namazına, yani nafileye farklı
bakıyoruz. “Nafile neyse canım! Ne dersen de nafile!” Gibi ifadelerle onu boş
iş, boş şey, gibi bir anlama alıyoruz. Sanki boş şey, sen hiç yanaşma bu işe
diyoruz. Öyle değil, biz de kılmalıyız onu. Biz de kılmak zorundayız gece
namazını.
Gece namazı iki kılınır bir
vitirlenir. Vitir, tek demektir. Teklemek demektir. Yani 2+1 veya 2+2+1, veya 2+2+2+1 şeklinde kılınan
namazdır. Ama biz öyle yapmıyoruz. Biz evvelallah ele geçirdik mi seccadeyi
hemen defterini dürüyoruz.
27. “Doğrusu insanlar, çabuk elde
edilen dünya nî-metlerini severler de ağırlığı çekilmez günü arkalarında
bırakırlar.”
Çünkü onlar peşini severler ve
önlerindeki ağır bir günü bırakırlar. Onlar mesailerinin sonucunu acele
görecekleri dünya hayatını, acele tadacakları dünya zevklerini, acilen
ulaşacakları dünya başarılarını severler de yarın görecekleri, yarın
ulaşacakları veresiye olan âhiret hayatını, âhiret devlet ve nimetlerini göz
ardı ederler. Peşini se-verler de veresiyeye değer vermezler. Kendilerine
faydası yarın olacak olan, yarın kendilerine cennet kazandıracak olan Kur’an’la
diyalog kurma gereğini, sabah akşam Allah’la beraber olma gereğini, sabah akşam
Allah’ı tesbih edip, O’nun âyetlerini gündeme alma gereğini reddederler.
Allah’ın hükmüne sabredip kendilerine mutlak cennet kazandıracak olan bu kitapla
beraber olma gereğini reddederler. Dünya zevklerine, dünya nimetlerine ulaşma
adına Kitaba ve peygambere ayıracak zamanlarının kalmadığını söylerler. Rahmân
olan Allah’ın kendilerine karşı sonsuz rahmetinin gereği olarak parça parça
gelen Kitabı tanıyıp hayatlarını ona göre düzenleme zahmetine girmeyenlerdir
onlar.
Veya buradaki anlatılanlar
Yahudilerdir. Resulullah’ın sıfatlarını gizleyen bu Yahudiler, öldürülme ve
sürgünden kendilerine ayrılanı, kendilerini bekleyeni unutuyorlar anlamına
geliyor. Yani bu adamlar yakında başlarına gelecekleri unutarak yaşıyorlar
anlamına. Veya ön-lerindeki kendilerini bekleyen azabı bilemiyorlar, akıllarına
gelmiyor, hesap edemiyorlar anlamına gelmektedir bu âyet-i
kerime.
Veya kimilerine göre de bunlar
münafıklardır. Peşini istiyorlar, dünyayı tercih ediyorlar da kıyametle imanı ve
onun için ameli bırakıyorlar. Kullardan kendilerine gelecek kısası unutuyorlar.
Halbuki onlar, o münafıklar böyle nifak içinde bir hayatı sürdürdükleri sürece
Allah mü’min kulları eliyle onlara çok büyük azaplar tattıracaktır. Adamlar
kendilerini bekleyen bu tür azaplardan habersiz bir hayat yaşıyorlar manasına
gelmektedir.
Veya eğer mü’minlerse burada
anlatılanlar, o zaman şöyle diyeceğiz: Onlar dünyaya yöneliyorlar da âhirete
yönelik program yapmayı bırakıyorlar. İşte bunlar dar’ul acile’yi, yani dünyayı
isterler, acele bitiverecek, acele geçip gidiverecek olanı isterler de sonsuzca
devam edecek, hiç bitip tükenmeyecek âhireti unuturlar. Hesaplarını kısa sürede
bitecek dünyaya göre yaparlar anlamına gelecektir. Acile, bir de gizleme, örtbas
etme anlamına gelir. Yani böyle alel acele işi örtbas edivermek
anlamına.
28. “Onları yaratan, mafsallarını
pekiştiren Biziz; dilersek onları benzerleri ile
değiştiriveririz.”
Evet Biz yarattık onları ve
kundaklarını Biz bağladık ve dilediğimiz vakit de onların kılıklarını tebdil
ederiz, diyor Rabbimiz. Veya Biz onları yarattık ve onların yaratılışını da
güzel yaptık, veya onların bağlarını sımsıkı bağladık anlamına
gelmektedir.
Bağlarını öyle güzel bağladık ki,
vücutları baştan sona birbirine sımsıkı bağlı, irtibatlıdır. Sinirlerle,
kaslarla, damarlarla vücutları baştan sona bağlıdır. Bu kelimeyi Allah’ın Resûlü
bir hadislerinde şöy-le kullanıyordu:
“Üç mescid dışında yük teşüddü
yapmak (Yâni yük bağlamak) yoktur.”
İşte bu kelime de o anlamadır.
Yani bu ifadesiyle Rabbimiz şöyle buyuruyor: “İnsanı Biz yarattık. Onu Biz var
ettik. O varlığını Bi-ze borçludur. Biz yarattık ve bağlarını da güzel
bağladık.” Yani o insanın vücudunun bağları olan damarlarını, kaslarını,
kemiklerini, sinirlerini, hücrelerini güzel bağladık. Ya da onu Biz yarattık ve
sağlam bağladık. Yani yarattıktan sonra o insanı sağlam bir biçimde kayd-u bent
altına aldık.
Ama iyi bilsinler
ki:
Bu insanlar iyi anlasınlar ki Biz
istersek onları değiştiririz de üstelik. Nasıl? Yani şekillerini, mesellerini,
kılıklarını değiştiririz de ye-ni bir şekil kazandırıveririz onlara. İstersek
insanlıktan çıkarıveririz on-ları da hayvanlar gibi, hatta onlardan çok daha
kötü bir şekle indiriveririz onları. Eğer bu insan kendisini Bizim
yarattığımızı, kendisini üstün bir konuma Bizim getirdiğimizi unutup Bize isyan
içinde bir hayata yönelirse, Biz da bunu yaparız ona. Bunu unutmasın bu insan,
diyor Rabbimiz.
Veya bir başka manasıyla Biz
isyanlarınızdan, küstahlıklarınızdan ötürü sizi giderir de yerinize itaatlileri
getirebiliriz. Bizim gücümüz yeter buna. Eğer sizler sizi böyle şerefli bir
konumda, üstün bir kıvamda yaratan Rabbinizi unutarak bir hayat yaşamaya
kalkışırsanız, bilesiniz ki Allah sizi yok eder, sizi toptan helâk eder, sizi
giderir de sizin yerinize daha itaatli kullar getirir. Bu Allah’a asla zor
gelmez.
Veya sizin sıhhatinizi bozarız,
vücudunuzdaki o az evvel bahsettiğimiz sağlam bağları çözüveririz, o hücrelerden
bir kaçını devre dışı ediveririz de işinizi bitiririz. Sakın bunu unutmayın. O
vücudunuzun bağlarını bağlayan Biz, çözmesini de biliriz. O sağlığı, sıhhati
ve-ren Biz, geri almasını da beceririz diyor Rabbimiz.
Bu âyet birinci olarak bize Cenab-ı
Hakk’a kafa tutmanın, O’na karşı gelmenin anlamsızlığını anlatıyor. İkinci
olarak dünyayı tercih etmenin, âhireti bırakıvermenin anlamsızlığını anlatıyor.
Üçüncü olarak da ne oluyor? Hayrola! Ne yapmak istiyorsunuz siz? Bu tavrınız ne
böyle? Sizi Biz yarattık! Mafsallarınızı biz bağladık! Sizler ey Kur’-an’ı
anlamaya sabretmeyenler! Düşünmüyor musunuz? Size biz şekil verdik! Sizi biz
insan yaptık! Yani sağır, kör, topal olabilirdiniz! Eşek, hayvan, at, it, bit
olabilirdiniz! Ya da işte tavuk, üzüm, soğan, doğan olabilirsiniz şu anda!
Unutmayın ki böyle yaratıldınız diye artık size güç yetirip değiştiremeyecek
değiliz Biz. Ona çevirmeye de Kâdiriz Biz!
Ne oluyor size? Ne demeye çalışıyorsunuz siz? Ne yapmaya ça-lışıyorsunuz?
Nasıl bir hayat yaşamaya çalışıyorsunuz böyle? Bu ne böyle? Kitaptan habersiz,
peygamberden habersiz bir hayat yaşıyorsunuz. Rabbinize kafa tutuyorsunuz. Ne
oluyor? Bu cesareti nereden alıyorsunuz? Sizi böyle insan olarak yaratan
Rabbinizi nasıl unutuyorsunuz? Sizi adam edenin kitabına, peygamberine,
emirlerine niçin kulak vermiyorsunuz? diyor Rabbimiz.
29. “Bu sadece bir öğüttür; dileyen,
Rabbine giden yolu tutar.”
Şüphesiz ki şu Kur’an, şu anlatılanlar,
bir hatırlatmadır, bir uyarıdır, bir gündemdir, bir haritadır, bir pusuladır.
Ama kim diler ki onunla Rabbine bir yol tutar. Yani dileyen bu kitapla Rabbine
bir yol bulur. Dileyen bu harita ile, bu pusula ile Rabbine kulluğa yönelir. Ama
bilesiniz ki:
30. “Allah dilemedikçe siz
dileyemezsiniz. Doğrusu Allah, bilendir,
Hakimdir.”
Unutmayın ki Rabbinize yol bulma konusunda da yine Allah dilemedikçe siz
hiçbir şey dileyemezsiniz. Rabbiniz dileyip razı olmadıkça siz kendi kendinize
hiçbir şey dileyemeyeceğinizi unutmayın. Hani kâfirler diyorlar ki: Biz de
takmıyoruz öyle ise bu işi! Biz inanmı-yoruz bu kitaba. Biz gerek duymuyoruz bu
haritaya. Biz güvenmiyo-ruz bu pusulaya. Biz kabul etmiyoruz bu kitabın gündem
oluşunu. Bizim ihtiyacımız yoktur bu kitabın yol göstericiliğine. Biz bunsuz da
bu hayatı yaşarız. Allah da diyor ki, “ey kâfirler, bilesiniz ki takmamanız da
Allah’tandır. Reddetmeniz de Allah’tandır. İsyan etme hürriyetleriniz de
Allah’tandır, bunu unutmayın.”
Eğer bu dünyada Allah dünyanın
konumu, imtihanı gereği dileyip bir irade vermemiş olsaydı, haydi buyurun
istediğinizi tercih hakkını size veriyorum dememiş olsaydı, hiç kimsenin böyle
dilediğini tercih hakkı olmayacaktı. Yani bilesiniz ki ey insanlar sizin şu anda
küfrü, isyanı tercih edebilmeniz de Allah’ın verdiği bu izne bağlıdır. Eğer
melekler gibi, dağlar, taşlar, sema, ay, yıldızlar, güneş, bitkiler, taşlar,
madenler gibi sizlerin de boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucunu doğuştan eline
alıvermiş olsaydı Rabbiniz, yani tıpkı o varlıklar gibi sizi de iradesiz
yaratmış olsaydı, şu anda hiç biriniz dilediğini tercih hakkına sahip
olmayacaktı.
Bu imkân ancak insana tanınmıştır.
İsyan edebilme, kafa tutabilme özgürlüğü Allah yasaları gereği sadece insana
tanınmıştır. Onun içindir ki insanın itaati diğer varlıkların itaatinden
farklıdır. Yani in-sanın Allah’a itaati kölenin efendisine itaatinden farklıdır.
Çünkü isyanın olmadığı yerde itaatin kıymeti yoktur. Onun içindir ki yalnızca
insanın itaatinin karşılığı cennettir. Cennet yalnız insan içindir. Aslında
bütün varlıklar da Allah’a itaat etmektedirler ama onların itaati isyana imkân
vermeyen bir itaat olduğundan hiç birisi cennete gitmeyecektir. Melekler de,
dağlar da, semâvât da, arz da, yıldızlar da, ay da, hayvanlar da, bitkiler de
Allah’a kulluk yapmaktadırlar ama onların itaati zoraki bir itaat olduğu için
Allah katında makbul bir itaat değildir.
31. “Dilediğine rahmet eder. Zâlimlere,
işte onlara, can yakıcı bir azap hazırlamıştır.”
Amenna ya Rabbi! Yaparsın ya Rabbi! Sen
her şeye Kâdirsin ya Rabbi! Her konuda dilediğe hükmeden ve hükmettiğini icra
edensin ya Rabbi!
Bu sûrenin de sonuna geldik. Rabbim
istediği iman edip gereğiyle amel eden kullarından eylesin. Sübhanekallahümme ve
biham-dik. Eşhedü en lâ ilahe illa ente. Estağfiruke ve etubu
ileyk.
Bir hayatı kurtarmak için bir böbrek satmak isteyen 18 yaşından büyük ciddi böbrek vericileri arıyoruz ve her bağışçı için iyi bir teklif ve diğer tazminatlarımız var.
YanıtlaSilBizim sürecimiz hızlı ve güvenliğiniz garantilidir.
Lütfen bize ulaşın iowalutheranhospital@gmail.com
Ayrıca whatsapp +1 929 281 1248 numaralı telefondan bizi arayabilir veya bizimle iletişime geçebilirsiniz.